BALLI HAVUÇ ÇORBASI

Balli Havuc CorbasiEve dönüş yollarında, gecesine âşık olduğum şehri İstanbul’u bir araya getiren köprünün ortalarında bir yerlerdeyiz, radyoda; “… you are the land I’m the sea, … you are the night I’m the day, … but when we’re together we can make them all come true,  … together we are strong …” çalıyor, uzun zamandır kapımı çalmayan nedensiz, tarifsiz, ölçülüp biçilemez, o her şeyden daha yoğun ancak bir o kadar da hafif duygu; saf mutluluk, ışık hızıyla içimden fırlayarak önce radyonun sesini açıyor, kısacık bir an için bile olsa bana kendini hatırlatıyor… Arkama yaslanıyorum, gecenin içinde ışıldayan şehrin kollarına bırakıyorum kendimi, hiçbir şeyin değerini bilmez şımarık bir çocuk edasıyla, fütursuzca oraya buraya dağıttığım her bir parçam, onları dağıttığım uzun senelerin aksine hesaplanamaz bir hızla ve gülümseyerek ben’de bir araya geliyor, bir oluyorum, bir bütün, saf mutluluk ve özgürlüğe kısacık bir bakış atıyorum, hemen ardından gecenin ve trafiğin içinde yeniden dağılıp, kayboluyorum…

Kayboluyoruz; günün içinde, şehrin içinde, evrenin içinde, kendi içimizde sürekli bir yerlere dağılıyoruz, bilerek ya da bilmeden savurup duruyoruz parçalarımızı. Kafamız neredeyse her an dağınık, dolayısıyla okuduğumuz ve hatta deyim yerindeyse yalayıp yuttuğumuz “öğretiler”le sahip olmak istediğimiz bıçak gibi keskin bir dikkat, anı yaşama, farkındalık gibi nitelikler sadece yazılarda kalıyor. Saf mutluluk, özgürlük ise bize bambaşka bir evrenden el sallıyor arada bir…

Farkında olduğumuzu, çok şeyi algıladığımızı sandığımız zamanlarda bile aslında parçalarımızı oraya buraya savurmuyor muyuz? Dilimizin ucuna gelen ancak bir türlü ucundan öteye gidemeyen, hatırlanamayan kelimeler, her gün karşılaştığımız halde hatırlanamayan yüzler, isimler… Karşımızdakini dinlerken onu değil de olumlu olumsuz yargılarımızla kendi kafamızda yarattığımız onu dinlemek, dolayısıyla dinlememek, dolayısıyla anlamamak, dolayısıyla o ne derse desin, ne yaparsa yapsın sadece kendi yargılarımıza inanmak ve onu  gerçek anlamda hiç tanıyamamak… İnanç, yargı, fikir, bilgi çokgenlerine iliştirdiğimiz parçalarımızla dağılmak…

Her sabah uyandığımızda geçmişin ve olası geleceğin tüm ağırlığını omuzlarımızda taşıyarak güne başlamak, içimizde her gün yeşermeyi bekleyen tazeliği, hafifliği silip götürmüyor mu? Sanki bırakıverince eksilecekmişiz yanılgısıyla sıkıca kendimize düğümlediğimiz ve her adımımızda bizimle gelen geçmişin gölgeleri, geleceğin yansımaları… Zaten dağınık olan zihnimiz, duygularımız bölüne bölüne çoğalıp, daha da dağılmıyor mu? “Sen bana on sene önce şöyle söylemiştin, ben ona yirmi sene önce böyle davranmıştım diyerek yirmi senedir, otuz senedir, çokça senedir ona, buna, şuna, diğerlerine, kendimize olan kırgınlıklarımızı kağıttan uçaklar misali uzaklara savurmuyor muyuz? “Bir parçam onlara olan kırgınlığımda, çokça parçam özlemlerimde, daha çokça parçam hayallerimde, daha daha çok parçam bitmez tükenmez beklentilerimde, (daha daha çok + x + y) kadar parçam iki arada bir derede kaldığım milyonlarca durum ve duyguda…

Gün içinde birbirinden güzide aktivitelerle ki buna para kazanmak adı altında aslında egolarımızı daha da besleyip ellerimizle büyüttüğümüz “iş hayatı” da dâhildir, aynen bize önerildiği gibi bolca dağıtırız kafamızı, zaten artık otomatiğe bağlanmıştır, her anımızı ıvır zıvır aktivitelerle doldurup, bir de bunlarla övünürüz. Neee? Yoksa sizin gün içinde öylece boş boş oturup, gevşeyip rahatladığınız anlar var ve bunlarla mutlusunuz öyle mi? Eğer öyleyse bile kimseye söylemeyin zira “sıkılmıyor musun öyle bütün gün…” gibi tonlarca ağır anlamsız cümlelerin altında kalır, ezilir, büzülürsünüz. O da yetmezmiş gibi bir de insanların gerçekte mutsuz ve huzursuz, farkındalıktan bir haber yaşantılarını süslü ambalajlarla paketleyerek “ben hiç yerimde duramam, bir şey yapmadan, üretmeden yaşayamam, çok hiperaktifim, gün yetmiyor bir sürü şeyle uğraşıyorum, nefes almaya vaktim yok, o kadar yoğunum” şeklinde övünmeleri ile dağılıp da mı saklasam sarımsaklasam da mı saklasam tekerlemeleriyle oradan koşarak uzaklaşırsınız. İç sesiniz “nefes almaya bile vaktin yoksa sen yaşayan ölüsün, allah kurtarsın, hiperaktif misin? bu bir hastalık değil mi, hani ilaçları bile var, allah şifa versin” der, dış sesiniz ise tekerleye tekerleye dağılır gider.

Trajik olanı ise “kafayı dağıtmak” gibi bir eylemin iyi niyetle bize önerilmesidir; “Git şurda iki zıpla, bir atla da kafanı dağıt”. Hayır, dağıla dağıla dağılacak bir yer kalmadı, olsa dükkân senin de diyemezsiniz. Bir de demek istedikleriniz, diyemedikleriniz ve dedikleriniz arasında dağılırsınız. Zira iç ve dış sesimizin bir bütün olarak aynı şeyleri söyleyebildiği insan sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Evlerimizde beslediğimiz kedimiz köpeğimiz misali hepimizin dizileri var; misal biz, Dexter, House, Fringe, Mad Men bitecek diye ödümüz patlıyor -Dexter’a  olan sevgimizle Six Feet Under’a da başlamış bulunuyoruz- sonra nasıl ve neyle kafamızı dağıtırız? Neyse ki, sürekli yeni dizilerle bizi besleyen bir endüstri var. Ve neyse ki çok satanlar, yeni çıkanlar bölümlerinden hiç eksilmeyen kitaplarımız, oku oku bitmez, bolca kafa dağıtıp, oyalanırız, ya her cuma vizyona giren yeni filmler, hafta sonları dolup taşan mekanlar, posta kutularımıza kuşların bıraktığı etkinlik habercileri, kurslar, eğitimler, televizyon, ev işleri, iş güç, konserler, festivaller, tatil planları, hayaller, umutlar, beklentiler, gazeteler, dergiler, Twitter, Facebook, daha nice nice sosyal ağlar, bilim, sanat, yarışmalar, yarıştırmalar…

Diyorum ya, dağıt dağıt bitmez. Evrenin her köşesine savurduğumuz parçalarımızı hesaplayıp toparlamak için, değil meditasyon, yoga, detoks, arınma, sarınma, ozon terapi, o terapi, bu terapi, Fibonacci bile kurtaramaz bizi.

Kafamızı dağıtmak, parçalarımızı ve kendimizi dağıtmak için ne kadar çok şey var etrafımızda, oysa her birimizin ihtiyacı olan şey kafamızı toparlamak, parçalarımızı ve kendimizi toparlayıp bir bütün olmak değil mi? Temiz, net, taptaze bir zihinle başlasak her güne, bir tüy gibi hafif hissedebilsek ve özgür, en yoğun anlarımızda bile farkında olarak nefes alabilsek, bir kitabın sayfaları, bir filmin kareleri, bir müziğin notaları arasında dağılıp gitmek yerine keskin bir dikkatle okuyanın ve okunulanın, izleyenin ve izlenilenin, dinleyenin ve dinlenilenin farkında olsak, her durumda kendimizi tanımaya ve keşfetmeye gayret etsek, gün içinde neler yaptığımızın veya yapmadığımızın hesabı yerine nasıla dikkatimizi versek… Dünyanın en faal insanı bile olsak günün sonunda kendimizden kaçamayacağımızı bir anlasak… Kaçmak yerine yüzleşsek… Farkında olsak, Krishnamurti’nin dediği gibi yargılarla sarmalanmış, bir şeyleri değiştirmeye çalışan bir gözlemci değil, bir gerçeği olduğu haliyle sessizce gözleyen olsak…

Kelin merhemi olsa kendine sürermiş, doğrudur, ancak içimden bir ses dağılmak yerine bir bütün olmanın, farkında olmanın türlü aktiviteyle, arayışla kapatmaya çalıştığımız içimizdeki kocaman boşluğun devası olduğunu söylüyor… Geçen gece radyoda çalan “Together We’re are Strong” ile belki bağlantılı belki de bağlantısız şekilde yaşadığım yoğun, saf ve birkaç dakikalık o tarifsiz mutluluğun kapımızı daha sık çalmasını diliyorum, şarkıyı dinlemenizi öneriyorum ve sözü Krishnamurti’ye bırakıyorum:

… Kendimizi çeşitli faaliyetlere adamış bulunuyoruz -hayatımızı kazanmaya, çocuk yetiştirmeye- ya da çeşitli kurumlarda belli sorumluluklar üstlenmiş durumdayız. Kendimizi farklı şekillerde o derece adamışız ki, kendimiz hakkında düşünmeye, kendimizi gözlemlemeye, incelemeye neredeyse hiç zamanımız yok. Dünyanın dört bir yanındaki guruların ve onların sistemlerinin peşinden gitmek, şunun yada bunun üzerine yazılmış en son kitabı okumak vs. bana öyle boş, öyle fuzuli geliyor ki…

Bütün dünyayı dolaşabilirsiniz, ama kendinize geri dönmek zorundasınız. Kendinizi ne kadar iyi tanırsanız o kadar netlik olur. Kendini bilmenin sonu yoktur. İnsan onu öğrendikçe ona daldıkça huzur bulur. Zihin dinginken -kendini bilme sayesinde- ancak o zaman o sessizlikte gerçek vücut bululabilir. Ancak o zaman mutluluk ve yaratıcı eylem mümkün olur.

J. Krishnamurti

Uyarlama: Good Food Magazine, Kasım 2007, Lesley Waters

Servis: 4 kişilik

Malzemeler:

  • 30 ml / 2 tablespoon zeytinyağı
  • 2 adet küçük pırasa dilimlenmiş ya da 1 adet büyük boy soğan, ufak ufak doğranmış
  • 600 gr havuç, küp küp doğranmış
  • 200 gr patates, küp küp doğranmış
  • 2 – 3 teaspoon bal
  • bir tutam kırmızı biber
  • 1500 ml sebze suyu
  • tuz ve karabiber

Hazırlanışı:

  1. Bir tencerede zeytinyağı ısıtarak pırasa ya da soğanları -hangisini kullanıyorsanız- 3 dakika kadar pişirin. Daha sonra havuçları, balı, kırmızı biberi de ekleyerek 2 dakika daha karıştırın.
  2. Sonra içine sebze suyunu ekleyerek kaynamasını sağlayın kaynadıktan sonra ateşin altını kısın ve 30 dakika kadar kaynama öncesi konumunda -simmer- pişirin.
  3. Daha sonra çorbayı blender ile ya da robottan geçirerek püre haline getirin.
  4. Tuz ve karabiberle tatlandırın.
  5. Çorbayı tekrar ısıtarak kaynama öncesi konumuna gelmesini sağlayın ve ateşten alın.
  6. Dilerseniz servis yaparken içine az miktarda krema ekleyebilirsiniz. Afiyet olsun:)