BUZLU TEA LATTE & BİRİNİN ELİNDEN TUTACAĞINI BİLSEN KENDİNİ BOŞLUĞA BIRAKIR MIYDIN?

Buzlu Tea Latte

Zaman 2 Mayıs 2011 diyor. O günlerde Arda hocanın deyimiyle kulüpte kimsenin yapmadığı sporu yapıyorum. Adeta quadriceps’ler ve hamstring’ler sarıyor dört bir yanımı. Lakin serde delilik var, yetmiyor, hep daha yenisi, hep daha farklısı, hep daha zoru derken, türlü cambazlık ve maymunluk peşinde koşuyorum. Yaptığım şeylerin kıyısında köşesinde bir tutkuyu ateşlemezsem, eğlence ve keyif rüzgârlarının üzerime esmesine izin vermezsem olmaz. Reebok ve Circ de Soleil birlikteliğiyle hayat bulan Jukari’nin videolarını izliyorum; aradığımı o videolarda buluyorum, ama İstanbul’da yok, kulüpte yok. Ben de squat ve lunge’ları tavandan sallanan bir bara tutunarak ve salınarak ve sallanarak yapmak istiyorum. Çok mu şey istiyorum?

Aynı gün, “birinin elinden tutacağını bilsen kendini boşluğa bırakır mıydın?” diyor Hillside City Club. Web sitesinde, rüyalarınızda içinde uçtuğunuz türden döne döne sonsuzlaşan bulutlu bir gökyüzü ve sağ altta en kocamanından bir sayaç var. Şaşkınlık, sevinç, heyecan, merak gibi tüm duygular hep birlikte evet diye bağırıyor. Ben ise “kimin elimden tutacağına bağlı” gibi ıvır zıvır detaylar bile aklıma gelmeden, gökyüzü, uçmak, boşluğa bırakmak kavramları ile adeta Cesar Milan’ın en uslanmaz köpekleri dahi bir bakışıyla hizaya getirerek teslimiyetçi yapıya soktuğu gibi hipnotize olmuş durumdayım. Binlerce duygumdan önce haykırıyorum: Evet, evet, evet, eveettttttt…

Hemen O’na söylüyorum; “nerden buluyorsun böyle şeyleri…” diyor, endişeleniyor, ortopedistime soruyorum, gülüyor -zaten artık beni görür görmez gülüyor-; “omuzlarda problemin yoktu senin…” diyor, zihnim hızlıca durumumun üç boyutlu analizini getiriveriyor ekrana, adeta Minority Report’da Tom Cruse’un artistik el hareketleriyle dokunmatik dev ekranda verileri değerlendirdiği gibi bakıyorum, “evet, diz kapakları eğri, problemli, bel sıkıntılı, onun dışında tüm beden fibromiyaljinin kapsama alanında… ama omuzlar sağlam, evet omuzlar sağlam” diyorum kendime, zihnimin ekranına sıçradığım andan geri dönene kadar geçen mikro zamanda, O da arkamdan doktora türlü el kol hareketleriyle “izin vermeyin” diyor, yakalıyorum, doktora dönüp “omuzlarım sağlam” diyorum. Gülüyor, gülümsüyor, yine gülüyor -o an anlıyorum; adamın psikolojisinde azımsanmayacak izler bıraktığımı- “yap yap, bir bara asılıp, tüm bedenini sarkıtacağın için beline de iyi gelir” diyor. İşte bu, işte buuuuuuu, işte benim doktorum. İçimde değişik yaşlardaki bir sürü çocuk koşup doktora sarılmak istiyor, en dominant olan 20’lerin başlarındaki kız çok sevinçli ve heyecanlı, yamaç paraşütü yaptığı günlere gidip geliyor, 35’teki bendeniz ise doktora “çok seviyorum sizi ben” diyor, içinde bir yerlerde beliren küçücük endişe duygusunu ise görmüyor bile.  Kapıdan çıkarken doktor hala gülüyor, gülümsüyor…

O gün geliyor. Baştan aşağı tüm spor kılığım “just do it” diyor. Güleceksiniz belki ama Nike’larımı giyince, dağları devirebilirim, her şeyi yapabilirim motivasyonu hissediyorum ben. Evet, biliyorum, farkındayım; saçma, lakin ben Nike’a da aşığım. Hillside’a yaklaştıkça daha önce görmezden geldiğim mikron düzeydeki endişe çıplak gözle görülebilir bir boyuta ulaşıyor. Saat daha erken, trapezin yapılacağı alana gidiyoruz, henüz kimsecikler yok, trapezle ilgili inşa ettikleri, yaklaşık bir saat sonra tepesinde olacağım o şey, yanından yürürken öylesine devasa ve yüksek geliyor ki… O’na hiçbir şey söylemiyorum. Belli etmemeye çalışıyorum ama kesinlikle gergin ve heyecanlıyım.

Belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere toplanmış bulunan 10 kişilik geçici sosyal grubumla birlikte Flight Club eğitmenlerinin –Efe, Ebeth, Audrey, Chris– belime emniyet kemerine benzer kalınca ve oldukça sıkıca bir kemer takmalarını bekliyorum. Efe kemeri öyle bir sıkıyorki, Olympos’ta yediğim taze, mis kokulu ekmeklerle ve lavaşlarla inşa ettiğim karnım alttan ve üstten fırtlayıveriyor. Dakika bir gol bir diyorum içimden, gitti bütün karizma. Uçsuz bucaksız yüksekliğe doğru uzanan merdivenin hemen yanındaki tahtaya isimler yazılıyor, kimin hangi sırayla atlayacağı belirleniyor. İsmimi söylüyorum, Efe yazıyor, hem de ilk sıralara!! Kalbim giderek daha da hızlı çarpıyor. Geçici sosyal grubumla birlikte Efe’nin nasıl atlayacağımızı anlatan talimatlarını dinliyor ve uyguluyoruz. Ready deyince dizleri hafif bükerek Hup deyince atlamamızı söylüyor. Tabi çayır çimen üzerinde bu oldukça basit görünüyor.

Biri “Oytun…” diyor, sıra bana geliyor. Otomatik olarak merdivene yaklaşıyorum. Sportifim, kondisyonum iyi ya, görmeyin bir hızla çıkıyorum basamakları, ancak çık çık bitmiyor, merdiven sanki atlayacağım platforma değil de paralel evrene  uzanıyor. Yolun yarısından sonra merdiven sallanmaya başlıyor. O andan itibaren ne hamstring’ler ne quadriceps’ler, ne güç, performans dayanıklılık ve hatta ne de Nike’larım kalıyor. Aşağıda bekleyen ve izleyen onlarca insan, içimdeki ben’ler kimse ama hiç kimse kalmıyor. Sadece ben ve sanki az sonra ağzımdan fırlayıp benden önce ilk atlayışı gerçekleştirecek olan kalbim kalıyor. Sonunda yukarı varıyorum. Ebeth yardımcı olmak için bekliyor. Allah’ım bu platformun üzerinde bile zor duruyorum, nasıl atlayacağım ben demiyorum tabi. Ebeth bir iki şey söylüyor. Sıra en artistik ve eğlenceli kısma geliyor; ellerimi tebeşir tozunun içine batırıyorum. Bu kısım çok havalı olduğundan değil, olayı ertelemek amacıyla bir süre tebeşir tozuyla bütünleşiyorum. Ayaklarını buraya koyacaksın diyor Ebeth. Buraya mı, bu şekilde mi gibi saçma sapan sorularla bir müddet daha erteleme gayretindeyim. Zaten daracık alan ve kısa paslaşmalar yaşanıyor, nereye koyacağım, tabi oraya koyacağım. Ayaklarımın yarısı boşluğa merhaba dediği anda sanırım ben de ışığı görüyorum, zira öyle bir gerginlik, heyecan ve korku üçlemesinde başroldeyim ki. Kendime inanamıyorum. Yükseklikten, paraşütten ve türlü çılgınlıktan korkmayan ben, resmen tırsıyorum.

O sırada Ebeth tutunacağım barı bana doğru yaklaştırıyor ve benim, ayaklarımın altında uzanan boşluğa doğru eğilip o barı iki elimle yakalamam gerekiyor. Tabi boy da uzun olmadığından iyice eğilmem gerekiyor. Boşluk boşluk dedin al sana boşluk bile diyemiyorum içimden. Zira tüm o hareketleri ben mi yapıyorum onun bile farkında değilim. Korku ve heyecan ikilisi beni o derece ele geçirmiş durumda. Ebeth karın yağlarımı iki kısma ayıran kemeri arkadan sıkıca tutarak -ben o sırada birinin beni arkadan tuttuğunun da farkında değilim, sonra videodan görüyorum, yani korkum o derece ki beni tutan Ebeth değil de Gerard Butler olsa yine fark etmeyeceğim- “Readyyy” diyor. Dizlerimi büküyorum, galiba. “Hupp” diyor. Yapacak başka şey yok, dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç… Atlıyor ve kendimi boşluğa bırakıyorum.

Evet, kendimi boşluğa bırakıyorum ve bırakır bırakmaz ilk salınımla içimdeki boşluk da kendini boşluğa bırakıyor ve hop ediyor. Hani arabayla belli bir hızda yokuş aşağı gittiğinizde içiniz bir fena olur ya, ya da bungee jumping’de. İşte onun gibi bir şey hissediyorum. Dışarıdan öyle gibi görünmese de his olarak iyi bir hızla sallanıyorum. Tam olaya alışıyorum, hatta müthiş keyif alıyorum, aşağıdan Audrey’inin sesini duyuyorum, “Bırakkk”. İlkinde bırakamıyorum. Yok yok, keyiften değil, yine korkudan. Belimde iplerle tutan bir kemer ve altımda da ağ var. Bıraksana be kadın. Ama bırakamıyorum. Bir tur daha sallanıp öyle bırakabiliyorum. Düştüğüm ağın içinden çıkmak için bir müddet debeleniyorum, sonra adrenalin salınımı ile kendinden geçmiş bedenimi ayağa kaldırarak direkten aşağı kayarak iniyorum. Ve bunu çok ama çok seviyorum.

O gün iki kere daha atlıyorum. Her çıkışımda heyecan ve korkum azalacağına artıyor. Ama öyle bir his ki, hem korkuyorum hem de yapmak istiyorum. İkinci ve üçüncü atlayışlarda yapmamız gereken dizlerini bardan geçirip kendini baş aşağı sarkıtma  ve kendini boşluğa bırakarak eğitmenle uçuş kısımlarını yapamıyorum. Efe, “trapez tamamen zihinde” diyor. Krishnamurti, “Var Olan’ı anlamak için kişi, bir andan diğerine ne düşündüğünü, hissettiğini ve ne yaptığını gözlemlemeli. Asıl olan budur” diyor. Ben ise Susan Jeffers’ın kitabına da başlık olan “Feel the Fear and Do It Anyway” yani “korkuyu hisset ve yine de yap” iç sesimle Efe’nin liderliğindeki Flight Art’ın yeniden İstanbul’a geleceği günü ve İstanbul’da da Newyork’da olduğu gibi kalıcı bir trapez okulu açılışını çok gözle bekliyorum.

Trapezin üstüne bol tarçın ve karanfille yapılmak suretiyle kokusu aklınızı başınızdan alacak buz gibi bir sütlü çay iyi gider diye düşünüyorum. Ve Ege’den başlayarak Akdeniz’de son bulacak uzun soluklu bir tatile -aslında daha ziyade İstanbul’dan uzaklaşarak, yine bu evrende keşfettiğim paralel, yamuk, asimetrik gibi farklı evrenlere sığınacağım ve demir atacağım günlere – son birkaç gün kala, fiziksel ya da ruhsal  boşluk olgusuyla, kaçmaya çalışmadan yüzleşebildiğimiz anlar diliyorum, hepinize iyi tatiller…

Uyarlama: samovarlife.com

Servis: 2 kişilik, 500 ml

Malzemeler:

  • 2-3 tablespoon Siyah çay, Earl Grey ya da damak tadınıza uygun farklı bir çay; “ben English Breakfast Tea’yi kullandım, ama Earl Grey de çok iyi olacakmış gibi geliyor”
  • 1 cup/250 ml, süt
  • 1 cup/ 250 ml su
  • 3 adet çubuk tarçın
  • 10 adet karanfil
  • toz şeker; “burada ölçü tamamen sizin damak tadınıza bağlı”

Hazırlanışı:

  1. Bir sos tenceresine su süt karanfil ve tarçını koyarak orta ateşte ısıtın.
  2. Isındığında istediğiniz miktarda şekeri ekleyerek karışımın içinde çözünmesini sağlayın ve sütlü karışımı kaynatın.
  3. Kaynadığında çayı ekleyerek altını kısın, kapağını kapatın ve kullandığınız çayın talimatlarına uygun sürede çayı demleyin.
  4. Daha sonra sütlü çay karışımını süzün ve oda sıcaklığında bir miktar soğumaya bırakın.
  5. Dilerseniz bir miksere sütlü çay ve aynı oranda buz koyarak karıştırın ve servis yapın, dilerseniz de sütlü çayı bardaklara servis yaparken buz koyun. Afiyet olsun:)