ÇİKOLATALI FRAMBUAZLI MOUSSE & VAGON DOLUSU HAYAT

Çikolatalı Frambuazlı MousseUsulca dönüverirken sokağımızın köşesinden bahar, yazın, Haziran’ımın ve birkaç günlük Olympos kaçamağının çok yakınlarda olduğuna bile sevinip heyecanlanacak vakit bulamazken… Sonunda çok uzun zamanlardan beri beklediğim  an gelip kapımı çalarken; aklım, fikrim, günlerim ve hatta gecelerim iki kişilik çekirdek klanımıza katılan simsiyah, kadife tüylü o evlatla akıp giderken… Ve bir yandan “yavru köpek sahiplenmemek için 18,7 neden ve yavru köpeğin boncuk gözlerine karşı ciddiyeti koruyabilmek için 24,6 yöntem” başlıklı bir yazı yazacak kadar anı, malzeme, öykü toparlamışken… Her gün Cesar Millan’cılık oynayarak “şişşt, pişşt” gibi enteresan yollarla köpekle iletişim kurmaya çabalar ve bu esnada sitemizdeki güzide köpek ve çocuk sahiplerinin yargısal dikkatlerini üzerime çekerken… İyi ki çocuğumuz yok diyerek başladığım cümleler ve şükür dolu oh çekmeler eskisine göre hızla yükselişteyken… Gün içinde kullandığım kelime dağarcığım “hayır, otur, bekle, kal, gel”den öteye geçemezken… Cesar Millan’ın tuzu kuru ve özgür seyirciliğinden “köpeğine fısıldamak isteyen kadın” ismiyle sahnelenen oyunun başrolüne terfi etmişken… Disiplin, egzersiz, sevgi sıralamasını uygulamalı olarak anlamaya çalışır lakin seksen sekiz bilinmeyenli bir denklem çözmeye çalışırcasına içinden çıkamazken, kadife tüylü yavrumuzun sayesinde hayat boyu uzak durmaya gayretlendiğim negatif ve bilmiş insan figürlerinin yersiz eleştiri ve öğütlerinin tam da ortasına istemsizce düşüvermişken… Neredeyse her şeyleri oldukça rötarlı ve unutkan bir şekilde yaşarken, “sakin ve teslimiyetçi” yapıyı simgeleyen geriye yatmış kaşmir kulakları öpüp koklamaya doyamazken, evimizin ve hayatımın düzeni minik patilerle yeniden şekillenirken… Her hışırtıya, her tıkırtıya bir dedektif edasıyla pür dikkat kesilerek, “köpeğimiz gazeteye mi işedi, aman yine kakasını yemesin, oyuncağını mı kemiriyor yoksa mobilyaları mı, bekle dediğim halde yanı başında duran mama kabını mı tırtıklıyor” gibi binlerce soruya cevap ararken, evimiz deyim yerindeyse askeri kampa dönüşmüşken, tuvalet eğitimini oldukça hızlı ve başarılı bir şekilde evden dışarıya taşıyabilmenin bahtiyarlığı içime sular serperken…

Rastladığım her köpeğin gözleri artık daha anlamlı ve daha tanıdık gelirken… Geceleri geç saatlerde her yer sessiz, sakin ve tatlı bir huzura bürünmüşken köpeği tuvalete çıkarmak gibi bir bahane ile de olsa dışarı çıkıp yürümenin ne kadar keyifli olduğunun farkına varmışken… Köpeğin çişini ve özellikle kakasını yapmak için sekiz çizerek, bu arada beni de peşinden döndürerek, uzunca bir süre çılgınlar gibi koklayarak kayda değer bir mücadele verdiğine tanık olurken, yarım çömelir duruşa geçtiği an, bir “crossfit” antrenmanını uçuşan renklerle tamamlayabilmemden bile daha değerli bir hal almışken… Aynı apartmandaki komşularımı tanımaz, adlarını sanlarını bilmezken, köpeklerinin isimleri, cinsleri, yaşları ve hatta davranışları ile ilgili neredeyse her türlü malumatı edinmişken… Ve alt katımızda ikamet eden Tarçın adlı cocker cinsi köpeği görmeden geçirdiğimiz günlere şükrederken, Cesar Millan’cılık oyununu biraz abartmış olabileceğimden şüphe duymaya başlarken ve  giriş katında adeta kapı bekçiliği yaparak her duyduğu sese kulakları tırmalayan tiz sesiyle havlayan, el kadar, hiperaktif o küçük ırk köpeğe bile her gün sert bir tonla “şişşt” yapıp kendimce eğitim vermeye çalışırken, O’nla baş başa geçirdiğimiz zamanlar her şeyden daha değerli bir hal almışken, zaman zaman sokağa terliklerimle çıkacak kadar kendimi unutmuşken… Her hafta ta Bakırköy’deki veterinerimize gidebilmek için ta Anadolu yakasındaki evimizden çıkıp onca yolu arşınlarken, köpek bakmanın özellikle de apartman dairesinde ne kadar zor olduğu anbean kafama dank ederken lakin aradaki bağ ve sevginin gücü ve keyfi her seferinde yelkenleri suya indirmeme sebep olurken…

Uzunca bekleyişin ardından evimizin bir bakış uzaklığına  nihayet açılan Buyaka baharla birlikte içimi kıpır kıpır ederken, özellikle de Le Pain, Paşabahçe, Oysho, Camper gibi mağazalar elimi uzatsam dokunabilecek kadar yakınıma gelmişken… Mars Athletic Club’ın yeni markası MacFit’in yakın bir zamanda Buyaka’da açılacak olması ile daha ne isterim hayattan hallerinde mutlulukla yaşayıp giderken… Ufaklığı günde en az dört kez tuvalet ve yürüyüşe çıkarıp, spora düzenli gitmeye çalışıp, arada evin düzenini sağlayıp, arada kendime vakit ayırmaya çalışırken…

Tüm bu hareketliliğin ortasında cangıl cunguldan uzak oldukça az ve öz web siteleri tasarlarken ve adeta tasarım terapisi ile gün içinde nefes alıp kendime gelirken ve mutlu olurken, yeni bir şeyler yapmadan yaratmadan duramayan takıntılı kişiliğimle yepyeni bir iş fikrinin tohumlarını atarken ve bu heyecanla içim içime sığmazken… Sanki ufaklıkla ile beraber hayatıma güzellikler akmaya başlarken…

Eylül ayında görür görmez vurulduğum ve hiç düşünmeden üye olduğum, web sitesinin tasarımıyla benden vagon vagon puan toplayan Bonvagon’dan bir mail gelir. Gurme haftası düzenleyeceklerini söyler ve bu projede onlar için bahara özel hafif bir tarifle yer almak ister miyim diye sorarlar. Seve seve der ve Bonvagon için  “Çikolatalı ve Frambuazlı Mousse” tarifini hazırlarım.

İyi fikirler vardır, iyi ekipler… İlk bakışta aşk yaşatıp, sizi içine alıveren, baktıkça ferahlayıp keyiflendiğiniz iyi tasarımlar. Bütün iyi parçalar bir araya geldiğinde ise iyi iş olurlar. Azdırlar aslında sayıca ve bir o kadar da çok, anlamca. Estetik takıntılarım, “az, sade, duru, ferah” tasarımlara olan düşkünlüğüm fazlaca olduğundan gün içinde karşılaştığım web sitelerinden en fazla bir ya da ikisi beni çok heyecanlandırır. Zor beğenirim, doğruya doğru. Tasarım bir sitede kaç saniye daha fazla kalacağımı belirleyecek kadar önemlidir benim için. İlk görüşte beni içine almışsa ikinci sırada aslında tasarımdan da önemli olan içerik gelir.  Vagonunda kalp taşıyan logosuyla “Alışveriş Kulübü” olan Bonvagon; Türkiye’deki nadir “sade, şık ve özgün” online satış sitesi tasarımlarından ve “iyi iş”lerden biridir. Kulvarları biraz farklı olsa da bana Not On The High Street’i anımsatır ve aynı keyfi verir. Dekorasyon, ev, yaşam, stil, vintage, retro, farklı, yeni, şehir hayatı gibi kelimelere alıcılarınız fazlaca açıksa alıcı ayarlarınızın arasına Bonvagon’u da ekleyin derim. Bonvagon gibi farklı ve oldukça estetik duruşu ile beğendiğim işlerden bir diğeri de Gezlong‘dur. Tatil sezonu açılıyorken alıcılara bir de onu ekleyiverin.

Şu sıralar hayatımdaki yenilikler baharla birlikte uykudan uyanan rengârenk tomurcuklar gibi kıpırdanıp çiçek vermeye başlarken, önümüzdeki günlerde içimdeki çocukları sevindirmek adına birkaç günlük bir 23 Nisan kaçamağıyla 2012 Olympos sezonunu açmayı beklerken ve ben şu satırları yazdığım sırada, yanı başımda, gövdesi yatağında, kafası yere sarkmış bir şekilde küçük küçük “wuf wufff” sesleriyle uyuyan kara kuzunun uzunca hikâyesini bir sonraki yazımda anlatmak üzere, yazımı şuracıkta noktalıyor ve anbean kendinize ve hayata dair her bir zerreyi keşfettiğiniz, hep sade, doğal, az ve özün peşinden gittiğiniz güzel bir bahar diliyorum.

Bonvagon’da yer alan Çikolatalı Frambuazlı Mousse tarifimi şuradan okuyabilirsiniz.