ÇİLEKLİ TARTLAR & TARTELETTES AUX FRAISES

Cilekli TartZaman bize haftanın sonuna yaklaşıyor olduğumuzu söyleyebilir ama yine de zamanı şaşırtıp, kafasını karıştırıp geriye gidebilir miyiz, kesinlikle evet, “bir-sıfır”lardan oluşan dünyada herşey mümkün.
Zamanda filmi geriye sarma zamanı: Cumartesi günü; karnımız aç, Çiya’ya gitmek istiyoruz, evden çıkmadan önce küçük bir çanta hazırlıyoruz, bu gece annemlerde kalacağız ama önce Çiya’ya gidilmeli ve birkaç çeşit yemek paylaşılarak yenmeli stratejisi izleyerek Kadıköy’de alıyoruz soluğu, her zaman park yeri bulduğumuz sokağımız bu sefer dolu, hatta otoparkların hepsi ağzına burnuna kadar dolu, bir yer buluyoruz sonunda, gittikçe acıkıyoruz ve koşar adımlarla Çiya’dan içeri giriyoruz; kalabalık.. Neyse ki burada House Cafe’deki  “bir iskemlelik yer kaplayan” blackberry’ler olmadığından kalabalığa rağmen yer buluyoruz, hem de cam kenarında:) Kalabalık.. menü gelemiyor bir türlü, midelerimizin isyanı, garsonların”menü seferberliği” ile kısa zamanda son buluyor. Önce -hayatımda yediğim en lezzetli- içli köfteler midenin isyanına bir ön cevap oluyor:) Arkasından garson kızın -ama bu yapraklarıyla yeniyor- uyarı mı yoksa açıklama mı tam olarak anlayamadığım söylemi eşliğinde enginar dolmam geliyor, -acaba ne demek istedi- diye düşünmeden çatalın ucuyla biraz içinden alıyorum, sonra yapraklar bıçak ve ben’den oluşan farklı bir bermuda şeytan üçlüsüne sahne oluyor “zaman”.. Bıçak mı keskin değil, yapraklar mı sert, her ikisi de mi, yoksa, yapraklar yenmiyor mu, garson kız ne demek istedi? Katil hırsız:)

Kesiyorum, bir gayret yine deniyorum, azimliyim, vazgeçmek yok, işte sonunda bir yaprağı -hoooppp- ağzıma atıveriyorum; çiğne, çiğne, çiğne, çiğnemeye devam et, çiğnemeye devam et, yok olacak gibi değil, çiğnedikçe katılaşarak sert bir hal alıyor, suratımda buna paralel garip bir hal alıyor olacak ki O -ne oldu- diye soruyor; -yapraklarını yemeyi denesene- diyorum:) Çiğniyor, çiğniyor, çiğniyor, merakla bakıyorum, bekliyorum, sonunda -ben yiyemediysem sen hiç yiyemezsin- diyor, rahatlıyorum, nedense?:) Yaprak ve bıçak savaşını sonlandırarak çatalımla enginarın içinden yiyorum; kıyısından köşesinden, lezzetli ama aklımın en geniş yerinde -niye garson kız öyle dedi- türküsü çalmakta.. Sonra Çiya’nın  en zevkli anı geliyor: tatlı seçimi:) -Ondan mı, bundan mı, şundan mı yesem acaba?- sorularına gark oluyorum bu seferde, beynimde bir faaliyettir gidiyor, cevabı buluyorum: katmer. Ama önce kendisine yer açmak için zahter içiyorum, birinci bardakla gerekli hacimsel boşluğu yakalayamayınca ikinci bardağı da içiveriyorum. Katmer de geliyor işte: çooook lezzetli çok. Bir an yan masada -enginarın yapraklarını savaşmadan yiyebilen- adama takılıyor gözüm, yiyor, çok rahat görünüyor, yine yiyor.. Kısa bir aydınlanma yaşıyorum; “direnç yasası”nı hatırlıyorum:)) Bıçak ve dişlerim gibi keskin materyallere direnç gösteren yaprağı, adam eliyle alarak sadece uçlarını yiyor gerisini atıyor.. İşte bu kadar, çok kolay, savaş yok, direnç yok:) Garson kız geliyor, geç gelen aydınlanmanın verdiği hüzünlü mutlulukla -biz yaprakları yiyemedik- diyor ve gülüyorum, nedense?:) Garson kız biraz geç olsa da -bu işin yolunu yordamını- anlatıyor, niye “şimdi” anlamış değilim:)

Mutlu, mesut, bahtiyar, el elele, kol kola, hoplaya, zıplaya arabamıza biniyoruz, istikamet belli, önümüzde en azından 70 km’lik bir yol var; geçtiğimiz senelerde kuraklıktan kuzuların koyunların otladığı yere ve üzerindeki köprüleri anlamsız ve fonksiyonsuz kılarcasına maviden yeşile dönüşen gölü görüyoruz; yeniden mavi olmuş, herşey yerli yerinde, maviler olması gerektiği gibi yeşiller de öyle, “erken emeklilik” korkusu yaşayan köprülerin keyfi yerine gelmiş, yeniden işe yarıyorlar:) Biraz ilerde  tepenin arkasında “rüzgar gülleri”ni görüyoruz, her yer yemyeşil, her yer çok keyifli; biz de.. Hafta sonunu annemlerde geçiren Lolipop’un geleceğimizden haberi yok; süpriz yapacağız ona. Bizi görüyor; suratındaki ifade; şaşkınlıkla karışık bir mutluluk ve gözleri ışıldıyor…

Pazar günü; O -kahvaltıdan sonra seni süpriz bir yere götüreceğim- diyor, internetten yakınlarda ki köpek çiftliklerini araştırmış, gitmeyi çok istediğimi biliyordu:) Çok seviniyorum… çok… Yola çıkmadan önce “rüzgara” rağmen Loli ile birlikte bahçede fotoğroflar çekiyoruz, rüzgar bizi başka diyarlara uçurmak istiyor, güneş insanın gözünü alıyor bir de soğuk var… Ama mont, kapüşon, şapka, gözlük engellerine takılıyor dolayısıyla şuan için bir fonksiyonu yok:) Birer ikişer derken önce O, babam ve Loli arabaya kuruluyor, annem her zaman evden en geç çıkar:)) çünkü anahtar, cep telefonları gibi önemli alet edavatları toparlamakla meşguldür, ama bu sefer sebebi var kadının; tam da evden çıkacağı sırada ablam arıyor, onunla sohbetin ardından telefonu bana uzatıyor, bir sohbet daha derken, arabada çıkan isyanının habercisi olarak Loli geliyor -anneannem kapıyı çekip çıkın sadece dedi- diyor, -peki ya anahtar- diyorum, annem nerede acaba derken bir an gözüm O ve babamın arabadaki bekleyişiyle annemin “iki ara bir derede” bahçede birşeylerle uğraşması arasında gidip geliyor, -bu kadın hiç mi boş durmaz- diyorum kendi kendime. Nihayet ailecek yola koyuluyoruz ve işte geldik; Dogland Club… Ne güzel bir yer burası, alabildiğine yeşil arazi… Ama acaba “nasıl” sorusu hala zihnimde. Çok sıcak ve içten karşlıyorlar bizi, -gezmeye geldik- diyoruz, oranın sahibi olan kardeşlerden biri köpeklerin olduğu yere götürüyor, açıklayıcı bilgiler, her telden havlama tonları eşliğinde geziyoruz. Siz hiç 5 sn’de bir dört ayağının üzerinde 1m kadar zıplayan, zıplayan ve yine zıplayan bir Labrador gördünüz mü? Ya da hiç durmadan hızla kendi çevresinde dönen rüzgar gibi bir Alman Çoban Köpeği? Peki ya iki alman kurdu kafesinin arasında kaldığı için onlar gibi havlamaya çalışan bir Golden Retriever? Ya şurdaki Kangal ne kadar da iri!! Belki gördünüz ama boncuk boncuk bakan o gözlerin onlarcasını bir arada gördünüz mü? Buraya gelmeyi istediğimde kalbimin moleküllere ayrılacağını ve bir daha çok zor bir araya geleceğini biliyor muydum?: Evet. Bir ara bu bölünerek oraya buraya saçılan parçaları toplamam gerek; bir bahar temizliği belki de…

Gezintimizin ardından Dogland’in kurucusu İrfan Bingöl anlatıyor, biz dinliyoruz, biz soruyoruz, o anlatıyor, biz dinliyoruz… Derken “Ateş” geliyor; o anda anlıyorum ki kalbimin her parçasını toparlayabilsem bile bir parçası hep “burada” kalacak… İsmi gibi ateş parçası bir Rottweiler, o kahverengi gözlerin içinde eriyorum, bu kadar mı masum bakılır… İrfan bey Ateş’i anlatıyor, bir yandan da Ateş bize nasıl bir eğitimden geçtiğini gösteriyor ve işte beklediğim an geliyor: şimdi Ateş’i sevebileceğim:) İki kere dizime vuruyorum, hemen gelip sokuluyor; kafası ile kolumun altına giriveriyor -beni sev- diyor.. Burası kelimelerin kitlendiği yer… Eğer köpeğiniz varsa ve eğitmeyi düşünüyorsanız ve/ya güvenilir bir yerden köpek almak istiyorsanız mutlaka Dogland’e gidin, oradaki içten, samimi ve konularında “uzman” kişilerle tanışın, sohbet edin, hiç olmadı bu güneşli günlerde temiz hava alın, yeşili yaşayın..

Annemin de aklı kalmış olacak ki küçük bir kız çocuğu gibi, babamın -bakarız- yorumları karşısında -alman kurdu alalım biz, en uygunu oymuş bize- diyor; alem kadın şu annem:) Pazara geliyoruz; kalabalık… Ben fotoğraf çekmeye çalışırken O’da annem ve babamla alışveriş yapıyor, arada soruyor -şu lazım mı, şundan ne kadar alalım?- Kalabalığın arasında “pazar”da fotoğraf çekmenin kolay olmayacağını biliyor muydum?: Evet:) İnsanlar bana bakıyorlar, domateslerini gözüme kestirdiğim amca beni turist zannediyor -domatesler Avrupa’ya gidecek- diyor:) Eve geliyoruz, annem hemen mutfağa girip yemek hazırlıyor, biz oturuyoruz, “anne” evindeyiz, çok yorulmuşuz:)) ve çok açız:))

Annemle kendimizi kırlara bayırlara vuruyoruz; rüzgar engeli yine karşımızda; atkı, şapka, kapüşon derken uçuyor, uçuşuyoruz. Annem önde ben arkada, o bana çiçek topluyor, ben fotoğraf çekiyorum:) Bir hafta sonu daha bitiyor, yenisine yer açmak için…

Zamanda farklı filmlere göz atma zamanı:

Zamanda filmi “hızlıca” ileri sararak “tarife” varma zamanı: Önce bir büyük çilekli tart yapıldı, hamuru kıtır kıtır yendi, içine Le Pain’deki çilekli tartlar gibi beyaz çikolata sürüldü, çok beğenildi, krema konusunda kararsız kalınarak dağ tepe düz gidildi, bir çok tarif arşınlandı; ardından 3 çeşit krema yapıldı. Ertesi gün 6 adet daha küçük nur topu gibi çilekli tart hazırlandı, vanilya çubuğuyla pastacı kreması yapıldı. Sonunda orjinal tarife sadık kalarak hazırlanan krem şanti ile içleri dolduruldu, üzerine mis kokulu çileklerler yerleştirildi. Fransızların bu küçük tartları içlerine sadece meyve koyarak “kremasız” da yedikleri öğrenildi. Lafı daha fazla uzatmadan tarife geçildi:) …

Servis: 6 kişilik

9 cm’lik 6 adet küçük tart kalıpları için;

Malzemeler:

  • 350 gr “sweet shortcrust” hamuru
  • 15 -30 ml / 1-2 tablespoon meyve suyu
  • 60 ml / 4 tablespoon elma ya da frambuaz reçeli
  • 450 gr çilek
  • 50 gr beyaz çikolata
  • Krem Şanti için; :: 125 ml / 1/2 cup krema :: 15 ml /1 tablespoon portakal likörü (farklı bir meyve likörü de olabilir)  :: 1-2 tablespoon pudra şekeri

Hazırlanışı:

  1. Fırını 200 C dereceye ayarlayın
  2. Tart kalıplarınızı hafifçe yağlayın
  3. Hamuru açmak için buzdolabından çıkarıp yumuşaması için 10-20 dakika kadar oda sıcaklığında bekletin.
  4. Hafifçe un serpilmiş bir yüzeyde hamuru 3 mm kalınlığında açın ve  küçük tart kalıplarınızın boyutlarına göre 1 cm fazladan pay bırakarak 6 adet yuvarlak kesin ve tart kalıplarına yerleştirin.
  5. Arta kalan hamurdan küçük bir parça alarak zeytin büyüklüğünde bir top haline getirin ve bu hamur topu yardımıyla, tart kalıbının tabanı ve yan kenarlarına hafifçe bastırarak hamurların kalıba “iyice” yerleşmesini sağlayın.
  6. Daha sonra hamurların kenar fazlalıklarını almak için merdaneyi tart kalıplarının kenarları üzerinde hamur açarmış gibi gezdirin. Bu yöntemle kenarlar düzgün bir şekilde ve kolayca ayrılır.
  7. Tart kalıplarına yerleştirdiğiniz hamurun tabanına bir çatalın ucuyla delikler açın, böylece hamur pişerken tabanı kabarmayacaktır.
  8. Hamurların üzerini folyo ile kaplayarak içlerini nohutla doldurun ve 200 C derecedeki fırında 15 dakika kadar pişirin, sonra hamurların üzerindeki folyo ve nohutları alarak 3-5 dakika kadar daha; altın sarısı rengini alana dek fırında pişirin, bu süreçte gözünüz hep fırında olsun.
  9. Fırından çıkardığınız tartları soğumaya bırakın, soğuduklarına emin olduğunuzda beyaz çikolatayı benmari usulü eriterek slikon bir fırça yardımıyla tartların dilerseniz hem tabanına hem iç yan kenarlarına ya da sadece iç yan kenarlarına sürün ve çikolatanın hamur üzerinde soğuyarak kurumasını bekleyin.
  10. Krema için gerekli tüm malzemeleri bir kaba koyun bu kabı da daha büyükçe ve içi buz dolu bir başka kaba oturtarak el mikseri ile koyu bir kıvama gelene dek çırpın.
  11. Servis yapmadan hemen önce bir sos tenceresinde küçük ateşte reçeli ve meyve suyunu eritin.
  12. Tartlarınızın içine üzerinden hafifçe boşluk kalacak şekilde krema koyun ve üzerlerine çilekleri istediğiniz şekilde yerleştirin.
  13. Çileklerin üzerine bir fırça yardımıyla meyve suyu-reçel karışımı sürün ve servis yapın