HER ŞEY ORADA BİR YERLERDE

Her şey orada bir yerlerde. Kabına sığamayıp ortalığa saçılmış anılardan, sessizliğin içine saklanmış, kabuğuna çekilmiş; keşfedilmeyi bekleyen anılara kadar. Ne çok an. Kelimelerin sonsuzluğunca diyaloglar, derinliğince monologlar. Ne çok görüntü. Olmuşları ve olabilirleri, hayalleri, arzuları müthiş bir hızla birbiri ardına sıralayan sinema ekranı misali. Söylenmemiş onca söz, açıklanmamış onca duygu. Yayımlanmamış bir dolu deneme, öykü ve hatta yazılarak hayat bulmayı bekleyen roman kahramanları. Uzunca aralar. Evet, her şey orada bir yerlerde.

Birkaç gün önce iliklerime kadar hissederek izlediğim Wild filminin hemen ardından. Aylar önce bir yaz günü -özellikle Juju’ya benzeyen siyah köpeğin travmatik sahnesinde- ağlaya ağlaya izlediğim Tracks filminin üzerinden ne çok sular akmışken. 

Sulu ve şeker gibi tatlı portakalı gecemin son öğünü olmak üzere Juju’nun bitmek bilmez umutlar saçan iştahlı gözleri ve bekleyişi önünde yoğurtla karıştırırken, sıçrayan bir portakal damlası kadar aydınlanma yaşıyor minik tefek varlığım: İlla tası tarağı toplayıp, herkesi ve her şeyi ardında bırakıp lakin zihninde hapsedip ormanların içine, çölün ortasına yolculuk değil sadece mesele -elbette müthiş ve yaşanası bir deneyimdir- , yaban içimizde, yaşadığımız her bir anın en derininde, yüzleşmeye cesaret edemediğimiz her şeyde, görmek, duymak, yaşamak istemediğimiz her bir detayda, ilk adımı atamadığımız her bir yolculukta, ne kadar basit, ne kadar gündelik ve önemsiz görünse bile.

Bazı şeylerden çok etkileniyorum: En çok da kıyısında köşesinde kendimi gördüğüm, kendimi de keşfettiğim, kendimle de yüzleştiğim şeylerden.  Zorlamasızca akıp giden huzurlu sessizliklerden, kendinde kaybolup yine kendine dönüşlerden, limitleri özgürlüğe kadar genişletip silip yok eden hakiki yolculuklardan, öğretilmiş öğrenilmiş tüm kodları, etiketleri, yargıları, inançları, birilerine ve bir şeylere tutunmaları fark edip hepsinden özgürleşmekten, tüm kimliklerden arınmaktan, tüm korkuların, en çok da, aslen her şeyin altında yatan ölüm korkusunun karşısına olanca cesaretinle dikilip meydan okuyabilmekten.

Bir yazar, bir kitap, gerçek bir öykü, bir film, bir duygu, bir düşünce, bir merhaba, belki bir vedadan. Arkamı dönüp, alıp başımı gitmelere, bilmediğim diyarların yollarını arşınlayıp keşfetmelere, tekliğe, ters istikametlere yürümelere fazlasıyla meyilli ve tutkulu, lakin pek çoğu gibi -ingilizce bir deyişle- Comfort Zone’un -kendimizi içinde rahat ve güvenli hissettiğimiz bir alan- manyetik alanından öteye adım atmayı -türlü endişe ve korkularla- tercih etmeyen, edemeyen biri olarak, develeri ve köpeğiyle her şeyi ardında bırakarak çölü geçen Robyn Davidson’un ve pılını pırtısını, yaşanmışlıklarını sırtındaki devasa çantaya yükleyip yabanın içinde kendini bulan Cheryl Strayed’in hakiki öykülerini izlediğim her iki filmden de çok etkilendim. 

İçeride. Belki dışarıda. Ormanın derinliklerinde, hatta belki Murakami’nin Kafka’sının güvenli alanın ötesine yolculuk yapma cesaritini bulduğu sembolik ormanlarında, çölün ortasında, dağların tepelerinde, denizlerin derinlerinde, gökyüzünün pırıltılı laciverdinde, uçsuz bucaksızlığa; eve giden yollarda, yabanda… Kendinin sonsuz kıyılarında ve köşelerinde. Evet, her şey orada bir yerlerde.