Çilekli Tartlar, “Tartelettes aux Fraises” |
||
|
Kesiyorum, bir gayret yine deniyorum, azimliyim, vazgeçmek yok, işte sonunda bir yaprağı -hoooppp- ağzıma atıveriyorum; çiğne, çiğne, çiğne, çiğnemeye devam et, çiğnemeye devam et, yok olacak gibi değil, çiğnedikçe katılaşarak sert bir hal alıyor, suratımda buna paralel garip bir hal alıyor olacak ki O -ne oldu- diye soruyor; -yapraklarını yemeyi denesene- diyorum:) Çiğniyor, çiğniyor, çiğniyor, merakla bakıyorum, bekliyorum, sonunda -ben yiyemediysem sen hiç yiyemezsin- diyor, rahatlıyorum, nedense?:) Yaprak ve bıçak savaşını sonlandırarak çatalımla enginarın içinden yiyorum; kıyısından köşesinden, lezzetli ama aklımın en geniş yerinde -niye garson kız öyle dedi- türküsü çalmakta.. Sonra Çiya’nın en zevkli anı geliyor: tatlı seçimi:) -Ondan mı, bundan mı, şundan mı yesem acaba?- sorularına gark oluyorum bu seferde, beynimde bir faaliyettir gidiyor, cevabı buluyorum: katmer. Ama önce kendisine yer açmak için zahter içiyorum, birinci bardakla gerekli hacimsel boşluğu yakalayamayınca ikinci bardağı da içiveriyorum. Katmer de geliyor işte: çooook lezzetli çok. Bir an yan masada -enginarın yapraklarını savaşmadan yiyebilen- adama takılıyor gözüm, yiyor, çok rahat görünüyor, yine yiyor.. Kısa bir aydınlanma yaşıyorum; “direnç yasası”nı hatırlıyorum:)) Bıçak ve dişlerim gibi keskin materyallere direnç gösteren yaprağı, adam eliyle alarak sadece uçlarını yiyor gerisini atıyor.. İşte bu kadar, çok kolay, savaş yok, direnç yok:) Garson kız geliyor, geç gelen aydınlanmanın verdiği hüzünlü mutlulukla -biz yaprakları yiyemedik- diyor ve gülüyorum, nedense?:) Garson kız biraz geç olsa da -bu işin yolunu yordamını- anlatıyor, niye “şimdi” anlamış değilim:)
Mutlu, mesut, bahtiyar, el elele, kol kola, hoplaya, zıplaya arabamıza biniyoruz, istikamet belli, önümüzde en azından 70 km’lik bir yol var; geçtiğimiz senelerde kuraklıktan kuzuların koyunların otladığı yere ve üzerindeki köprüleri anlamsız ve fonksiyonsuz kılarcasına maviden yeşile dönüşen gölü görüyoruz; yeniden mavi olmuş, herşey yerli yerinde, maviler olması gerektiği gibi yeşiller de öyle, “erken emeklilik” korkusu yaşayan köprülerin keyfi yerine gelmiş, yeniden işe yarıyorlar:) Biraz ilerde tepenin arkasında “rüzgar gülleri”ni görüyoruz, her yer yemyeşil, her yer çok keyifli; biz de.. Hafta sonunu annemlerde geçiren Lolipop’un geleceğimizden haberi yok; süpriz yapacağız ona. Bizi görüyor; suratındaki ifade; şaşkınlıkla karışık bir mutluluk ve gözleri ışıldıyor… Pazar günü; O -kahvaltıdan sonra seni süpriz bir yere götüreceğim- diyor, internetten yakınlarda ki köpek çiftliklerini araştırmış, gitmeyi çok istediğimi biliyordu:) Çok seviniyorum… çok… Yola çıkmadan önce “rüzgara” rağmen Loli ile birlikte bahçede fotoğroflar çekiyoruz, rüzgar bizi başka diyarlara uçurmak istiyor, güneş insanın gözünü alıyor bir de soğuk var… Ama mont, kapüşon, şapka, gözlük engellerine takılıyor dolayısıyla şuan için bir fonksiyonu yok:) Birer ikişer derken önce O, babam ve Loli arabaya kuruluyor, annem her zaman evden en geç çıkar:)) çünkü anahtar, cep telefonları gibi önemli alet edavatları toparlamakla meşguldür, ama bu sefer sebebi var kadının; tam da evden çıkacağı sırada ablam arıyor, onunla sohbetin ardından telefonu bana uzatıyor, bir sohbet daha derken, arabada çıkan isyanının habercisi olarak Loli geliyor -anneannem kapıyı çekip çıkın sadece dedi- diyor, -peki ya anahtar- diyorum, annem nerede acaba derken bir an gözüm O ve babamın arabadaki bekleyişiyle annemin “iki ara bir derede” bahçede birşeylerle uğraşması arasında gidip geliyor, -bu kadın hiç mi boş durmaz- diyorum kendi kendime. Nihayet ailecek yola koyuluyoruz ve işte geldik; Dogland Club… Ne güzel bir yer burası, alabildiğine yeşil arazi… Ama acaba “nasıl” sorusu hala zihnimde. Çok sıcak ve içten karşlıyorlar bizi, -gezmeye geldik- diyoruz, oranın sahibi olan kardeşlerden biri köpeklerin olduğu yere götürüyor, açıklayıcı bilgiler, her telden havlama tonları eşliğinde geziyoruz. Siz hiç 5 sn’de bir dört ayağının üzerinde 1m kadar zıplayan, zıplayan ve yine zıplayan bir Labrador gördünüz mü? Ya da hiç durmadan hızla kendi çevresinde dönen rüzgar gibi bir Alman Çoban Köpeği? Peki ya iki alman kurdu kafesinin arasında kaldığı için onlar gibi havlamaya çalışan bir Golden Retriever? Ya şurdaki Kangal ne kadar da iri!! Belki gördünüz ama boncuk boncuk bakan o gözlerin onlarcasını bir arada gördünüz mü? Buraya gelmeyi istediğimde kalbimin moleküllere ayrılacağını ve bir daha çok zor bir araya geleceğini biliyor muydum?: Evet. Bir ara bu bölünerek oraya buraya saçılan parçaları toplamam gerek; bir bahar temizliği belki de… Gezintimizin ardından Dogland’in kurucusu İrfan Bingöl anlatıyor, biz dinliyoruz, biz soruyoruz, o anlatıyor, biz dinliyoruz… Derken “Ateş” geliyor; o anda anlıyorum ki kalbimin her parçasını toparlayabilsem bile bir parçası hep ”burada” kalacak… İsmi gibi ateş parçası bir Rottweiler, o kahverengi gözlerin içinde eriyorum, bu kadar mı masum bakılır… İrfan bey Ateş’i anlatıyor, bir yandan da Ateş bize nasıl bir eğitimden geçtiğini gösteriyor ve işte beklediğim an geliyor: şimdi Ateş’i sevebileceğim:) İki kere dizime vuruyorum, hemen gelip sokuluyor; kafası ile kolumun altına giriveriyor -beni sev- diyor.. Burası kelimelerin kitlendiği yer… Eğer köpeğiniz varsa ve eğitmeyi düşünüyorsanız ve/ya güvenilir bir yerden köpek almak istiyorsanız mutlaka Dogland’e gidin, oradaki içten, samimi ve konularında “uzman” kişilerle tanışın, sohbet edin, hiç olmadı bu güneşli günlerde temiz hava alın, yeşili yaşayın..
Annemin de aklı kalmış olacak ki küçük bir kız çocuğu gibi, babamın -bakarız- yorumları karşısında -alman kurdu alalım biz, en uygunu oymuş bize- diyor; alem kadın şu annem:) Pazara geliyoruz; kalabalık… Ben fotoğraf çekmeye çalışırken O’da annem ve babamla alışveriş yapıyor, arada soruyor -şu lazım mı, şundan ne kadar alalım?- Kalabalığın arasında “pazar”da fotoğraf çekmenin kolay olmayacağını biliyor muydum?: Evet:) İnsanlar bana bakıyorlar, domateslerini gözüme kestirdiğim amca beni turist zannediyor -domatesler Avrupa’ya gidecek- diyor:) Eve geliyoruz, annem hemen mutfağa girip yemek hazırlıyor, biz oturuyoruz, “anne” evindeyiz, çok yorulmuşuz:)) ve çok açız:))
Annemle kendimizi kırlara bayırlara vuruyoruz; rüzgar engeli yine karşımızda; atkı, şapka, kapüşon derken uçuyor, uçuşuyoruz. Annem önde ben arkada, o bana çiçek topluyor, ben fotoğraf çekiyorum:) Bir hafta sonu daha bitiyor, yenisine yer açmak için… Zamanda farklı filmlere göz atma zamanı:
Zamanda filmi “hızlıca” ileri sararak “tarife” varma zamanı: Önce bir büyük çilekli tart yapıldı, hamuru kıtır kıtır yendi, içine Le Pain’deki çilekli tartlar gibi beyaz çikolata sürüldü, çok beğenildi, krema konusunda kararsız kalınarak dağ tepe düz gidildi, bir çok tarif arşınlandı; ardından 3 çeşit krema yapıldı. Ertesi gün 6 adet daha küçük nur topu gibi çilekli tart hazırlandı, vanilya çubuğuyla pastacı kreması yapıldı. Sonunda orjinal tarife sadık kalarak hazırlanan krem şanti ile içleri dolduruldu, üzerine mis kokulu çileklerler yerleştirildi. Fransızların bu küçük tartları içlerine sadece meyve koyarak “kremasız” da yedikleri öğrenildi. Lafı daha fazla uzatmadan tarife geçildi:) …
Servis: 6 kişilik 9 cm’lik 6 adet küçük tart kalıpları için; Malzemeler:
Hazırlanışı:
|
||
|
|
Zaman bize haftanın sonuna yaklaşıyor olduğumuzu söyleyebilir ama yine de zamanı şaşırtıp, kafasını karıştırıp geriye gidebilir miyiz, kesinlikle evet, “bir-sıfır”lardan oluşan dünyada herşey mümkün.











Günaydın
Öncelikle çok sade ve şık bir siteniz var, tebrikler… Ve bu çilekli mini tartlar… “Ye beni” diye bağırıyorlar sanki
)) Ben diyette olduğumdan yiyemesem de, başkalarını mutlu etmek için mutlaka yapacağım!! Ellerinize sağlık, fotoğraflar da çok hoş.. Sevgilerimle…
Güneşin kendini iyice gösterdiği bugünlerde sizden tatlı tarifleri peşi sıra almak ne güzel,bu sefer ilk fırsatını bulup geldim ve sona kalamam dedim:)))
tarif tatlı,uygulama kolay,paylaşım her zamanki gibi sıcak…
ellerinize sağlık diler,güzel bir hafta sonu dilerim.
Seçil – Güzel yorumun için çok teşekkürler. Diyettesin ama belki ucundan azıcık tadına bakarsın:)
İrem – Bugün sona kalmamışsın:) Her hafta üşenmeden yazdığın motive edici yorumların için çok teşekkürler, sana da bol aydınlıklı bir hafta sonu diliyorum…
Sevgili Oytun,
yine tad olarak çok sevdiğimiz bir yerden yakaladınız bizi.Çilek mevsimi doğal zamanında olmamasına rağmen sanırım hemen uygulamaya konulacak muhteşem bir lezzet.Portakal zamanı geçmeden birde bir crepe-suzett patlatırsınız değil mi?Kendi vatanında yemiş vede devamlı yapan biri olarak birde sizden bir tarif alalım.
Sevgiyle vede sağlıcakla kalın.
Merhaba Oytun…
Bende Izmir´de senin yasadigin enginar yiyememe krizi yasamistim. Ama ben sansliydi´m hemen acemiligim giderildi ve tarif edildi. Cok zevkli ve lezzetli…Önce yapraklari tek tek koparip uclarini yiyor ve sonunda ana gövdeye, o muhtesem tada variyorsun.Cilekli tart coook nefis…mevsime yakismis bu tarifin, sevgiler
zehra
Sevgili Oytun,
baştaki uzun yazınızı okumayı sonraya bırakıp,dün yeni tarif için yorum yazmıştım.Bugün keyifle okuyup,aynı zamanda çok güldüm.Siz İstanbul’lular çok hoşsunuz.Ama size bir şey diyemiyorum,çünkü siz enginarı sadece ayıklanmış olarak bilip öyle satın aldığınız için ,yeme şekillerinide bilemiyorsunuz,doğal olarak.Bir İzmir’li olarak, öyle çeşitli reçetelerle tüketirizki o muhteşem sebzeyi.Neyse bilmişlik taslamıyayım şimdi,tavsiyem minik kuzu eti parçalı vede bezelyeli(araka)havuçlu da çok nefis olur kendileri.Şimdiden afiyetle vede sevgiyle kalın ……
Ömür – Fransız mutfağını seviyorsunuz, onu anladım:) Evimizde sıkça Crepe Suzette tarifinin Suzette’siz hali yapılır:) Önce Tarte Tatin sözüm var ardından Suzette gelsin.. Enginar meselesi İstanbullu olmaktan ziyade sanırım “annemin enginarı” na alışık olmaktan. O da tarif ettiğiniz gibi yapraklardan arınmış oluyor hep. Enginarı çok severiz, farklı tariflerinizi bana e-mail ile gönderirseniz biz de farklı şekillerde tüketebiliriz belki:) Sevgilerimle,
Zehra – Benim acemiliğim enginar mideye indikten sonra giderildi, olsun bir daha ki sefere ben de yapraklarının uçlarını kemireceğim:) Sevgilerimle,
Ne zamandır bakamamıştım, bugün yine hem 2 arkadaşıma gönderdim blog adresini hemde yazdıklarını okudum. Veee Lolipopumun pembe ayakkabılarını tanıdım
Her şeyiyle farklı, Fransızların rafine dedikleri böyle bir şey olsa gerek… Yola devammmm…..
Resimdeki tartı mideye indiren kişi olarak “bunlardan başka var mı?” dedim. En kısa sürede Oytun yenilerini yapacak umarım. Bu arada Sema’ya verdiğim tartı da tadını beğenmesin diye önce mikrodalga’da ısıttığımı itiraf ediyorum
)
Oytun bu arada blog çok iyi gidiyor aynen devam et diyorum
Sevgiler,
Tolgito – Tart midenize indiği günden bu yana farklı mecralara doğru yol alıp, başka başka zamanlarda hayat bulmuştur sanırım:) Hele Sema’nın yediği, mikrodalga rüzgarından nasibini almış olan tart o farklı mecralara daha bile çabuk ulaşmış olabilir:) Afiyet şeker olsun, beğendiyseniz yaparım tabi. Bu arada senin verdiğin bu gazla “aynen devam” “yola devam” diyorum:))) En kısa zamanda dijital ortamların dışında görüşmek, yorumlaşmak dileğiyle, ailecek gözlerinizden öpiiiiyyyy…
Buara nedendir bilinmez hergün çilek yiyorum.. dünyanın en güzel meyvesinden biri olsa gerek.. ve turta mükemmel görünüyor, en yakın zamanda denemek dileğiyle:)) ellerinize saglık olsun:))
Çiğdem – Dünyanın en güzel ve sanırım en fotojenik meyvelerinden biri. Eğer denersen şimdiden afiyet olsun:)