Zamanın Ötesine, Bilge’ye Sesleniş

Zamanın Ötesine, Bilgeye Sesleniş

“Bakarak değil hissederek görmeyi öğreten Bilge Civelekoğlu Friedlaender Anısına”

Zamanın o engin ve dipsiz  lacivertinde, şu anımdan oldukça uzaklara doğru süzülen anılara yeniden erişme çabasıyla yazıyorum. Senin, en derinlerime işleyen aydınlık ve keyifli bir rüzgâr gibi hayatıma hızlıca dokunup, ardında asla silinmeyecek izler bırakarak geçip gittiğin yıllara ve anılara erişme çabası bu. Isabel Allende’nin benzetmesiyle bir nevi el yordamıyla yazıyorum. O yıllara ve sana dair yaşanmışlıkları hatırlama gayretiyle ve özlemle dolanıyorum içimin sokaklarında. Ne var ki o kadar kolay olmuyor hatırlamak. Az değil, ondört yıl geçmiş üzerlerinden.

97 yılının bir sonbahar akşamında Hüso ile Kuzey Yıldızı’nın kapısından içeri adım atarken neler vardı aklımda acaba? Kulübü gezdiren çocuk önde Hüso ile ben arkada,  Tai Chi, Aikido, Hatha Yoga ile ilgili sınıf seçeneklerini dinleyerek yeni bir yeri keşfetmekte olan meraklı gözlerle etrafımıza bakınıyoruz. O sırada tam da soyunma odalarının önünde senle tanıştırılıyorum. Hemen ardından sen yoga için kendi stüdyona, Hüso ile ben de Tai Chi’nin deneme dersi için diğer stüdyoya yöneliyoruz. O yıllarda peşi sıra Fizan’a bile gidebileceğim biricik arkadaşımın tai chi seçimine rağmen, sen ve Hatha Yoga beni kendinize çekiyorsunuz. Hiç vakit kaybetmeden senle yoga yapmaya başlıyorum.

O günlerde baştan aşağıya siyahlar giyinen, aklı başında değil yüreğinde yaşayan, her daim renkli ve kıpır kıpır heyecanlara sahip, geceleri geç saatlere kadar okuyan, hatta zaman zaman yazmaya çabalayan, var oluş okyanusunda çaylak ancak bir o kadar cesur kulaçlar atabilen 21′inde bir genç kızdım henüz. Bir yıl sonra tanıştığım Lemi hoca -hatırlarsın belki, hani şu etrafına aydınlık saçarak yürüyen aikido hocası- şöyle bir benzetme yapmıştı o günlerime dair: “Seni tanıdığım ilk günlerde elinde balonlar, uçuyordun…”. Şimdi de fazla mı basıyor ayaklarım acaba yere? Hani yabancıların “comfort zone” diye tanımladıkları şu alana fazlaca mı tutunuyorum gerçekten? Bazen ılık ve yumuşak bir rüzgârla hafifçe dalgalanmak, bulutlara doğru şöyle bir süzülüp tekrar yere konabilmek istiyorum. Hoş, süzülüyorum da, oldukça nadir.

Sadece birkaç senecik bile olsa “seni” tanımış olmak, yogaya senle  başlamış olmak. Ne büyük bir şans! Ne önemli bir fırsat! Ne değerli zamanlar! Ve ben bunu ancak seni kaybettikten sonra gerçek anlamda idrak ediyorum. Sen yogayı baştan sona keyif haline getiriyordun. Her derste senin aydınlık ve her daim gülümseyen yüzünle beraber bolca huzur ve neşe vardı. En çok da neyi severdim biliyor musun? Bizi tamamen serbest bıraktığın o dersleri. İşte o dersler de tam bir kendini dinleyiş, tam bir farkındalık, tam bir hissediş olurdu. Çünkü zorlama olmaksızın, sadece bedenimize kulak vererek içimizden geldiği gibi hareket etmeye teşvik ederdin bizi. Sürekli kurallar, kalıplar, yargılar, doğrular dünyasında yaşayan bizler için ne büyük bir meydan okumaydı. Ne erişilmez ulaşılmaz bir ruhsallıkla sarıp sarmalardın yogayı, ne de Hintçe, Sanskritçe isimlerle. Sen yogayı yaşamın kendisiyle; olmakta olanla birleştirip en yalın haliyle sunardın bize. Bu yalınlıktı sevdiğim. Yalın, hafif, özgür, kendiliğinden… Son zamanlarda ne fark ettim biliyor musun? Bedenime teşekkür etmeyi unutmuş olduğumu. Oysa her dersin sonunda yerde boylu boyunca uzanıp, hayali deniz kenarındaki hayali taşlardan birini alıp karnımızın üzerine koyduktan ve senin deyiminle bedenimizin tüm ağırlığını yerin taşımasına izin vererek, yayılıp gevşedikten sonra, bir yanımıza dönüp bedenimize teşekkür ederdik.

Çok özlüyorum ben o günleri, seni… Geçtiğimiz yıl bu dönemlerde doktorların elinde sirk maymununa dönerek, fibrobimiyalji ile etiketlenip paketlendiğimden beri kendime sürekli olarak şunu soruyorum: “Yaşasaydın, sen hayatımda olsaydın ve senle yoga yapıyor olsaydım hayatım şimdikinden nasıl farklı olurdu acaba?” Öyle sanıyorum ki cevabını asla bulamayacağım sorulardan biri de bu.  Esnek ve yumuşacık kaslara sahip olan, parmaklarından rengârenk ışıklar süzülen, geceleri mum ışığında New Age nameleri ile dans eden, yüreğinin kapısı penceresi -nispeten- daha açık olan o kız değilim sanki şimdi.

Kapılar pencereler kapalı, bir katılık ve ağırlık hissi yüreğimde. Lakin alıcılar neredeyse her daim açık. Bunlardandır belki de kendini bana duyurmaya çabalayan o en derin ve gerçek; iç sesin, bedenimdeki ağrılar ve en sonunda da geçtiğimiz birkaç hafta boyunca zona ile kolumu bile kıpırdatamadan yatırmak yoluyla dikkatimi çekmeye çalışması. Kasım ayı ortalığı kasıp kavuran bir kasırga gibi geçti üzerimden. Kaybetme korkusuyla sıkıca tutunduğum şeyler ve özgürlük seçimleriyle karşı karşıya getirdi beni. Hüso’nun tabiriyle “içime akan” gözyaşları bardaktan boşanırcasına dışarılara aktı, taştı. O iç ses, zona ile ses sınırını aşarak kendini bana öyle bir duyurdu ve adeta tokat etkisiyle kendime getirdi ki elimde avucumda tuttuğum tutunduğum görünürde hafif pahada ağır o şeyleri öylece bir anda bırakıverdim. Tüm bunların içinden geçerken ne olursa olsun O  hep yanımda durdu, kasırgaların en şiddetli yerinde elimi hep sıkıca tuttu. O mu kim? Sevgili Bilge, O; benim melek gözlü hayat yoldaşım, en yakın arkadaşım.

Ve sen adeta O’nun vasıtasıyla, 98 yılında bahsettiğin ancak o dönem ilgilenmediğim Feldenkrais’ı yeniden gündemime getirdin. Hiç aklımda yokken, O’nun genel müdürünün önerisi üzerine Feldenkrais’le ilgili iyi bir isim araştırırken buldum kendimi. Sonra bir iki hafta öylece askıya alındı konu. Ardından yine O’nun üzerinden bana ulaştırılan bir isim oldu. Her nedense her şeyi internette köşe bucak araştıran ben bu mail’deki ismi hiç araştırmadım. Zaten zona nedeniyle bütün günlerimi uzanarak geçiriyordum. Sekiz gün sonra yine hiç tanımadığım kişiler köprüsüyle O’ndan bir mail daha geldi. Mail’in en başındaki notta “esas iyi olan bu kişiymiş” yazıyordu. Her ne kadar 35 yaşla birkaç kez sorar sorgular hale geldiysem de, inan Bilge, bu kez hiç sorgusuz sualsiz ve hatta araştırmasız hemen harekete geçtim.

Kendisiyle yazışır yazışmaz birkaç gün sonrası için hem birebir hem de grup çalışması ayarlamıştık bile. Henüz onu görmemiştim ki, zihnimin orta yerine tüm ağırlığınca şu soru düşüverdi: “Acaba Bilge’yi tanıyor mudur?” Buluşacağımız gün aydınlık yüzü, grili beyazlı dalgalı saçlarıyla onu görüp de sanki seni görmüşüm gibi hissedene kadar bu soruyu da unutmuştum. Görür görmez ısındım ona. Sen, o ve Krishnamurti arasında, beni kendinize çeken ortak bir nokta vardı sanki; kendin olmaya ve özgürlüğe teşvik.

Ben ona kısaca hikâyemden bahsederken bir ara senin ismin geçti. Ve ben kendime sorduğumu bile unuttuğum o sorunun cevabını aldım: – Bilge’yi tanıyorum. Biliyorsundur, o öldü… – . Önce kısa ancak oldukça uzun bir sessizlik ve ardından gözlerimin ucuna kadar gelen gözyaşlarımı içeri gönderme mücadelemden sonra sesim titreyerek bildiğimi fısıldarcasına bir şeyler söyledim. Sanırım o da durumu hissetmiş olmalı ki hemen odağımızı Feldenkrais’e çevirdi. Daha sonra yaptığımız grup çalışmasında seni tanıyan bir başka kadınla daha tanıştım. Senden bahsettik, bir ara elini kalbinin üzerine koyarak – Ah, Bilge şuramda bir özlemdir. – dedi. Sevgili Bilge, sen benim de kalbimin tam orta yerinde en derin özlemlerdensin.

O gün sen, sanki Feldenkrais aracılığıyla yeniden hayatıma dokunuvermiştin, sanki en zor günlerimde yardımıma koşup gelmiştin. Sanki senden sonra bir daha hiç yoga yapamadığımı biliyordun ve rehberlik etmek istiyordun. Sanki bir kez daha bilgeliğini fısıldamıştın kulağıma, sanki bir dönem bana anlattığın “muzlara olan düşkünlüğü sebebiyle kolayca kandırılıp kafese kapatılan maymunların” hikâyesi gibi bir şeyler daha paylaşmak istemiştin… Ya da ben sana olan sevgim ve halen her adını andığımda burnumun direğini sızlatan o dinmek bilmez özlemin nedeniyle öyle olduğuna inanmak istedim. Öyle ya da böyle. O gün içime, çiçek açmayı bekleyen umutlar serpiştirdin sen. Yeni başlangıçlara dair. Ve şimdilerde öyle bir hafiflik ve huzur var ki içimde. Adeta hissedebiliyorum gelişini dönüşüm rüzgârlarının. Bakarsın, kanatlanıp bulutlara doğru şöyle bir süzülürüm bazı bazı, yüreğimin kapıları pencereleri kalmaz, özgürlük ile açılır ardına dek. İç ve dış bir olur, bir bütün. Kalıplar, kurallar, engeller, yargılar, öğretilenler, inançlara gülümseyen bir farkındalıkla hızlıca veda ederim. O hep özlemini duyduğum mutlu, özgür ve birbirine sevgiyle sarmalanmış dostlardan oluşan klan toplanıverir bir araya. Ne hoş olur, değil mi Bilge?

Biricik Bilge, hayatıma ışıl ışıl parlayan bir yıldız gibi değmeye devam ediyorsun. Seni binlerce kez özlemle anarken, zaman ve mekânın ötesinde sevgiyle kucaklıyorum.

paylaşmak güzeldir
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Facebook
  • Digg
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • Technorati
  • email
  • Identi.ca
  • Kirtsy
  • Live
  • Mixx
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Ping.fm
  • Posterous
  • Reddit
  • RSS
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Yahoo! Buzz

Bunlar yeniliyor mu?, “Food Sculptures”

Bunlar yeniliyor mu?, Food Sculptures

Evet evet doğru okudunuz; yemek heykeltraşları. Bir sanatçı gibi çalışabilen şeflerden değil, “yemek” ile çalışabilen sanatçılardan söz ediyorum; peynirden, tereyağdan heykellerin, çikolatadan odalar, mobilyalar ve büstlerin ve daha aklımıza hayalimize gelmeyecek pek çok şeyin yaratıldığı bir alandan.

Carl Warner, Emma Staite, Lily Vanilli, Paul Wayne Gregory, Rachel Mount ve Simon Smith gibi isimlerin “bu yeniliyor mu” dedirtecek kadar gerçek ancak yenilebilir eserleri, 2010 yılında Alexa Perrin tarafından kurulan The Experimental Food Society tarafından da destekleniyor ve yıl içinde çeşitli aktivitiler düzenlenerek sergileniyormuş. Adı geçen sanatçıların çalışmalarından bazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Sabır ve yaratıcılığın sınırlarının zorlandığı tüm bu çalışmalar gerçekten şaşırtıcı ve büyüleyici. Özellikle Rachel Mount’un şekerlemeden yaptığı ayakkıbalarda takılıp kalmış durumdayım. Giysem mi yoksa yesem mi bilemedim:)

Kaynak: The Guardian gazetesi

paylaşmak güzeldir
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Facebook
  • Digg
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • Technorati
  • email
  • Identi.ca
  • Kirtsy
  • Live
  • Mixx
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Ping.fm
  • Posterous
  • Reddit
  • RSS
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Yahoo! Buzz

Rani Peynir

Rani Peynir

L’Art Du Fromage ile ilgili önceki yazımın ardından posta kutuma friendfeed üzerinden düşüveren bir mesaj; -Hmm, Rani keşke yapsa böyle bişey… Rani’ye gittin mi hiç?- Rani’ye hiç gitmediğim gibi o güne kadar adını bile duymamıştım. Bir peynir sevdalısı olmadığımdandır belki de, kim bilir? Devam eden yazışma ile önce Rani ardından Kantin‘e gitmeye karar verilir ve gidilir.

İyi malzemelerle yemek yapmaya ve iyi yemek yemeye düşkün benim için bir günde iki kocaman keşif. Hem de sabah 9′da tüm bacak kaslarımın canına okuyan bir pilates dersinin ardından Beşiktaş’tan Akaretlere tırmandıran ve oradan Nişantaşı’na devam ettiren bir keşif… Neyse ki peynir sevdalısı değilmişim, ya öyle olsaymış:)

1993 yılında Antalya Manavgat bölgesinde, 150.000 metrekarelik bir alan üzerine kurulmuş Rani çiftliğinde organik sebze, meyve, et ve süt ürünleri yetiştiriliyor ve “Gouda, Edam, Maasdam, Emmantel, Mozarella ve Cheddar gibi yabancı kökenli peynirler aslı ile aynı özelliklerde, Fransa ve Hollanda’dan gelen uzmanların denetiminde üretiliyormuş.

Rani’nin Akaretler’deki mağazasında Gouda (sade, kimyonlu, biberli), Edam, Maasdam, Emmantel, Cheddar, Mozarella, Keçi Gouda, Keçi Tulum, Eski Cheddar, Parmesan, Roquefort, Mimolette, Brie, Camembert, Taze Keçi Peyniri, Taze Kaşar (sade, kimyonlu, biberli, kekikli, sucuk baharatlı) gibi peynir çeşitlerinin yanı sıra Manda yoğurdu, Süzme yoğurt, Fransız usulü tereyağ ayrıca kuruyemiş, kuru meyve, reçel, bal, zeytin, bakliyat ve mevsimlik bazı organik sebze ve meyveleri bulmak da mümkün.

Rani Peynir

Rani’nin peynirlerine Akaretler’deki mağazanın dışında Macro’ların şarküteri bölümlerinden de ulaşabilirsiniz. Fransız’ların bazı daha özel peynirlerini gözüm aradıysa ancak bulamadıysa da Rani’ye çeşit konusunda hakkını vermek lazım. Ayrıca Akaretler’deki mağazası çok keyifli, mutlaka uğrayın, ufak ufak çeşitlerle denemeye başlayın.

Adres: Süleyman Seba Caddesi No:60 Beşiktaş/İstanbul  Tel: 0212 259 01 00

Web: www.sezergroup.com

paylaşmak güzeldir
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Facebook
  • Digg
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • Technorati
  • email
  • Identi.ca
  • Kirtsy
  • Live
  • Mixx
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Ping.fm
  • Posterous
  • Reddit
  • RSS
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Yahoo! Buzz

ve nihayet Baylan Bebek açıldı

ve nihayet Baylan Bebek açıldı

Son iki aydır O’nla aramızda neredeyse bir  ritüel haline gelen ballı kaymaklı Rumeli Hisarı kahvaltıları dönüşü görüyoruz; siyah kumaş zemin üzerinde yazan Baylan’ın habercisini. Gidiyoruz, geliyoruz, henüz açılmamış, en son iki hafta önce yine bir bal kaymak mesaisi dönüşünde, bakıyoruz, hala açılmamış.

Derken bugün sevgili Tuba Şatana‘nın mesajları arasında görüyorum ki, siyah kumaş zemin kalkmış; yerini muhtemelen ballı kaymaklı bir kahvaltı sonrası zevkten çok köşe bir mideyle bile uğramadan ve bir “Kup Griye” yemeden geçemeyeceğiniz Baylan pastanesi almış; evet nihayet dün, Baylan Bebek açılmış:)

Hemen bu hafta sonu gidilmeli. Tam da bahar gelirken hem de çok sevdiğim sahilde hem de Baylan’ın açılışı çok güzel oldu çok diyorum ve hatta saçımdan çekiştirip, başımda boza pişirerek verilmeyi bekleyen sevgili kilolarıma rağmen diyorum:)

Konu “yemek” ve “mekan”larsa sözü tabii ki Tuba Şatana‘ya bırakıyorum, işte onun kaleminden Baylan Bebek’in açılışı; “Tek Kelimeyle Baylan”

Adres: Bebek Cad. Cevat Paşa Sok. 52-54 Tel: 0212 358 07 60

Web: http://www.baylanpastanesi.com/anasayfa.html#

Kaynak: Pukka Living

paylaşmak güzeldir
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Facebook
  • Digg
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • Technorati
  • email
  • Identi.ca
  • Kirtsy
  • Live
  • Mixx
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Ping.fm
  • Posterous
  • Reddit
  • RSS
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Yahoo! Buzz

L’Art Du Fromage; İngiltere’nin ilk “peynir” restoranı

LArt Du Fromage; İngilterenin ilk peynir restoranı

İngiltere’nin ilk “peynir” restoranı L’Art Du Fromage Londra’da açıldı. Restoranda sunulan neredeyse 100 çeşit peynir her hafta Lion’dan geliyor.

Sağı solu dört bir yanı peynirle sarmalanmış menüde; fondüden, peynirli dondurmaya kadar pek çok çeşit bulmak mümkün. Bu arada menünün tatlılar bölümünde yer alan floating island -hani snow eggs’in kardeşi tatlı- da gözümden kaçmadı:)

İki kişilik yemek şarap ve bahşiş dahil 95 £’a geliyormuş. L’Art Du Fromage’ın sitesinde menüde ki seçenekleri ve fiyatları görünce, İstanbul’da yemek ve hizmet kalitesi olarak son derece vasat olan ancak dekorasyonları ile göz dolduran restoranlara ödediklerimiz fazla geldi… Şimdi darısı başımıza demek istiyorum bir yandan  da çekiniyorum, böyle bir yerin İstanbul’da açıldığını hayal edebiliyor musunuz? İki kişi yemeğiyle, tatlısıyla, şarabıyla hesap ne gelir?:)

Yolunuz Londra’ya düşer de L’Art Du Fromage’a uğramak isterseniz;

Adres: 1a Langton St, London SW10, Tel: 020 7352 2759,

web: http://artdufromage.co.uk/home.htm

Kaynak: The Independent ve The Guardian gazeteleri

paylaşmak güzeldir
  • FriendFeed
  • Twitter
  • Facebook
  • Digg
  • Google Bookmarks
  • del.icio.us
  • LinkedIn
  • Technorati
  • email
  • Identi.ca
  • Kirtsy
  • Live
  • Mixx
  • MySpace
  • Netvibes
  • PDF
  • Ping.fm
  • Posterous
  • Reddit
  • RSS
  • Slashdot
  • StumbleUpon
  • Tumblr
  • Yahoo! Buzz