KİMSEYİ GÖRMEDİM BEN SENDEN DAHA GÜZEL

D-Hotel-Maris

D-Hotel Maris, Eylül 2012″

Bugünlerde resimdeki farklılıklar değil de benzerlikler su serpiyor içime. Onca dil döküyorum ya boşa değil hani; hakikaten her şey dönüyor dolanıyor da dönüşüyor yine sonunda . Cennet bile dönüşür mü demeyin. Öyle bir dönüşüyor ki; bacaklarıma sürdüğüm yulaflı kremin iştah kabartan kokusuyla ağzından salyalar akıtarak, tadına bakabilme umudu ve hipnotize gözlerle pür dikkat karşımda oturan Juju’nunkinden bile derin ve öte duygular yaşatıyor insana.

Mevsimlerden sonbahar. Aylardan Eylül. Tarih tekerrür ediyor. 2008 yılından bu yana şaşmaz bir tutkuyla süregelen Select Maris yolculuğu, bir yıllık dönüşüm sessizliğinin ardından D-Hotel Maris olarak kapılarını açıyor bize. Ve öyle bir dönüşüyor ki; odamızı beklerken heyecanla kendimizi atıverdiğimiz terasta, gözlerimiz güneşten kısık lakin otelin büründüğü yeni kılık ve cennet manzarası ile yuvalarından fırlamış bir durumda, ağzı açık ayran budalası hallerinden kurtulamıyoruz uzunca bir süre.

D-Hotel-Maris2

Gözlerimiz daha yuvalarına oturmamışken bu kez de odaya giriyoruz. Odayı gördüğüm anda şunlar dökülüveriyor dudaklarımdan; burası sevgili oteli. Aşkla sarınıp sarmalanmış adeta her yer. Aman tanrım o küvet nereye bakıyor öyle derken minyatür bir hamam misali odanın diğer ucunda yer alan duşa koşuyorum bu sefer de. Dolaplar, çekmeceler, detaylar, insanüstü ayrıntılar, incelikler beni benden alıyor. Zihnimde bir hesaptır gidiyor; İstanbul’daki tüm dolaplarımızı topluyorum, çıkarıyorum, buraya yerleştiriyorum. Gani gani yerleşiyor da. Menüden gece uyumak istediğim yastıkları seçiyorum. Duyularım küvette, bedenim duşta, gözlerim her yerde ve ben kim bilir neredeyken O’nun daha erkekçe detaylara hissettikleri ilişiyor kulağıma bir yandan. Her türlü elektronik donanım, Bose müzik sistemleri, Iphone, Ipod bağlantı zamazingoları, komodinlerin çekmecelerinden fırlayan dokunmatik oda ayarları. Ve daha nice nice incelik.

D-Hotel-Maris3

Her zamankinin aksine bir an önce deniz kenarına inelim gibi bir telaşımız yok. Odadan kolay kolay ayrılmaya ise niyetimiz hiç yok. Bir keyifle yerleşiyoruz, duş alıyoruz. Sonunda plaj kılığına bürünmüş olarak ayaklarımızın ezbere bildiği yatay asansörün yolunu tutuyoruz. Özlem, sevinç, heyecan, merak, hayranlık, huzur, mutluluk, rahatlık, keyif, aşk, meşk hep birlikte doluşuyoruz asansöre.

İstanbul’da her an her yerden fırlayıveren puset puset bebekler, çığlık çığlığa koşturan anne çocuk sahnelerinden eser yok burada. Yaş sınırı olduğunu biliyorduk ancak otelde çocuk yok. Her bir şezlongun üzerinde, her bir köşede, her bir detayda iki sayısı hakim. D-Hotel sarhoşluğundan değil canım. Gözlerim de pekala yuvalarında. Lakin her yeri çift görüyorum. Her yerde sevgililer var. Sadece sevgililer. Havada ise bolca aşk kokusu.

D-Hotel-Maris4

Kadife misali ayaklarıma dokunuyor kumsal, deniz beni çağırıyor, bizden önce davranan görevliler şezlonglarımıza havlularımızı sermek istiyor. Yok artık, o kadar da değil diyorum içimden. Kendi havlumu kendim seriyorum. Sonra doğru denize. İçinden hiç çıkmak istemiyorum. Her sefer o aynı tanıdık duygu gelip kuruluyor yüreğimin orta yerine. Yine balıklarla yüzüyorum cennetin koyunda.

Plajlar da dönüşmüş, bar ve restoranlarda. O kadar çok plajı, o kadar çok köşesi, bucağı var ki D-Hotel’in, her sabah akçaağaç şuruplu pancake’leri  ikişer üçer mideme indirirken ve denklemin eşitliğini sağlamak uğruna her gün D-Gym’de kan ter içinde antrenman yaparken, kahvaltıda gündemimiz; bugün nerelerde konumlansak oluyor.

Bu sarhoşluk hali ile yedi gün boyunca sadece Collesium’u fotoğraflıyorum. Biraz da terastan görüntüler atıyorum sepetime. D-Hotel öyle uçsuz bucaksız, öyle her köşesinden, her açısından bambaşka bir tabiat, bambaşka bir mekan ve bambaşka bir manzara çıkarıyor ki insanın karşısına. Hipnotize oluyor, gereksiz her şeyi unutuyor, inceliklerde kaybolup, sadece yaşıyor ve hissediyor insan.

Kütüphanesinde salonumda oturuyormuş gibi hissediyorum adeta. Bazen kahvaltıdan sonra spordan önce, bazen ise akşam yemeklerden sonra takılıyorum burada. İyi geliyor. Sıcacık hissettiriyor. Hatta yetmiyor, odamıza da taşıyorum gözüme kestirdiğim tasarım kitaplarını.

Eksik gedik bulmaya adeta programlanmış zihnim ise öylece bakakalıyor bu dönüşüme; D-Hotel’e, eli avucu boş. Ha illa bir kusur bulmak isterseniz bulunur elbet; niye tüm çalışanlar bu kadar düzgün, güler yüzlü ve göz göze gelmeseniz bile içtenlikle gülümseyerek selam veriyorlar mesela? Odalar neden insanüstü bir incelik ve konforla sarılıp sarmalanmış peki? Ya her akşamüzeri odamıza gelip yatağımızı açan, terliklerimizi düzelten, çikolata ve su bırakan, alıp bağrınıza basmak isteyeceğiniz türden o tatlı kıza ne demeli? Neden bu otelden mutluluk, keyif ve huzur fışkırıyor? Ya da neden her bir misafiri bu kadar rahat ettiriyorsunuz?  Bir de niye bu kadar çok seçenekle şımartıyorsunuz herkesi? Peki ya şarap eşliğinde her gün batımında maviye bakan o yemyeşil tepede klasik müzik dinletmek, insanı her nefeste gevşetip jöle kıvamına getirmek de neyin nesi? Sonra bu kadar çok plaj seçeneği olur mu canım? Her gün, her saat farklı bir mekan, farklı güneş açıları keyif ötesi bir duruma sürüklüyor insanı.

Latife ediyorum tabi. Bir de kabul ediyorum; evet ben bir görmemişim. Bugüne kadar beş yıldız, yedi yıldız hatta kuyruklu yıldızlı nice güney otellerini gördüm, lakin görmedim hiç D-Hotel gibisini. Evet ben bir görmemişim; görmedim senden daha güzelini.

D-Hotel-Maris5