PORTAKALLI LİMONLU SHORTBREAD & GÜZ FIRTINALARI VE OLYMPOS’A KAÇIŞ

Portakalli-Limonlu-ShortbreadAylardan Kasım. Yaklaşmakta olan kış önce yüreğime uğruyor; buz gibi esiyor. Fırtına, kasırgalar… Otoritesini egosuyla besleyen acımasız bir lider gibi kasıp kavuruyor içimin dört bir yanını. Her şey yerli yerinden oynuyor. İstemesem de bırakmak, korksam da yüzleşmekten çok. Faydasız. Kendisine sunulanı kuzu kuzu kabul etmekten başka çaresi olmayan bir seyirci gibi izliyorum olanları. Gözümün önünde… Değişiyor, dönüşüyor her şey. Sonunda, karar büyük yerden geliyor; o ufak tefek iç sesimden. Ve dökülüveriyor dudaklarımdan. 

Ne zaman ve ne de seçimler geri döndürülemiyor artık. Ve hatta en değer verdiklerimiz bile. Geri dönüş olsa…

Yaşadığım sağlık sıkıntıları sebebiyle doktorlarımın hafif egzersizler önerdiği dönemde, söylediklerini hiçe sayarak ve onlara kahkahalarla gülerek, içten içe doğru olduğunu hissettiğim lakin bir o kadar da zorlu olduğundan en ufak bir şüphe bile duymadığım “fiziksel sınırları anlamak  ve aşmak” yolunda el yordamıyla yürüyor ve yalnızca bir tek kişinin rehberliğine güveniyorum.  Onun rehberliği, derin bilgisi ve yüreklendirmesiyle hayal bile edemeyeceğim bir kondisyona ulaşıyorum. İlk günlerde bir iki kiloluk  serbest ağırlıklarla dahi çalışmak bünyemi zorlar, ağrılarımı tetiklerken bir de bakıyorum ki şınavlara, barfikslere geçmişiz. Geçebilmişiz. Haftanın ortalama beş günü yaptığım seviyesi oldukça ileri antrenmanları, kronik ağrılarımı tetiklemeden nasıl daha ileri seviyeye taşırızın derdine düşmüş, keşfine çıkmışız.

Yaklaşık bir buçuk sene gibi bir zamana yayılan zorlu mu zorlu bir yolculuk olmuş bu. Deneye yanıla  keşfettiğimiz, en ağrılı acılı dönemlerde bile vazgeçmediğimiz, hep daha uygun daha doğru olanın peşine düşüp kafa yorduğumuz, uzaktan bakanların asla anlayamacakları yakından bakanlarınsa ya körlükten ya da gerçeği görmek istememekten kaynaklı olarak bir türlü anlayıp anlamlandıramadığı sarp ve dikenli yollarla dolu bir yolculuk. Yıllardır profesyonel spor yapıyorum, fitness sektörünü avucumun içi gibi iyi biliyorum, şöyle deneyimliyim, böyle iyi anatomi bilgim var, tonlarca yabancı menşeli sertifikam var, personal trainer olarak tüm üyelerin gözdesiyim gibi senaryolarla ağzı iyi laf yapan havalı ve artistik fitness hocalarının kendi bilgi ve uzmanlıklarını test edebileceği türden bir vaka ve yolculukmuş bu.

Her filmin her kitabın sonu mutlu bitmez. Ya da istediğimiz gibi. Olma olasılığının zihnimin bir köşesine düşme ihtimali bile yüreğimi donduran ayrılık zamanı, gelip çatar sonunda. Dillendirmeye bile korktuğum o cümle “Ya Arda hoca bu kulüpten ayrılırsa…” sesli olarak yankılanır durur günbegün. Sonunda korktuğum başıma gelir. Küçük ve çaresiz bir çocuğun adeta tanrısallaştırdığı annesi babası misali sıkıca tutunduğum, iki yıldır her türlü nazımı çeken ve beni iyi tanıyan fitness koçum Arda hocamdan istemeyerek de olsa ayrılma zamanıdır.

Onun çalışmak zorunda olduğu benimse yaşattıkları ve her nedense çözüm sunamadıkları bir takım tatsız olaylar sonucu “bu yönetim ve bakış açısı değişmedikçe bir daha asla bu kulübe üye olmam” diyerek üyeliğimin iptalini istemek zorunda kaldığım My Club spor kulübünden ayrılıştır bu. Neredeyse bir fizik tedavi uzmanı kadar sağlık ve sakatlıklar konusunda derin donanımlı, Türkiye’nin bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda olan nadir fitness hocalarından Arda’nın çalıştığı kulüpten ayrılıştır. Zamanında doktorları hiçe sayarak ve iç sesimi dinleyerek yürüdüğüm o yolun güvendiğim ve rahat ettiğim rehberinden ayrılıştır. Bir daha onun gibi bir fitness hocası bulmanın ne kadar zor olduğunu, yeni bir fitness hocası ile çalıştığımda tüm bu süreci, sağlık ve antrenman yolculuğumun hikâyesini anlatıp anlatıp da bir türlü ifade edemeyeceğimi ve dolayısıyla ağrı, acı ve sakatlıkların, yanlış yazılan antrenman programlarının bundan sonra gündemimde olacağını bile bile ve pek çok zorluğu göre göre, inandığım ve doğru bildiğim yolda yürümek üzere, kaybetme korkusuyla dört elle tutunduklarımdan ayrılıştır.

Ve ruhumun tüm bu güz fırtınaları arasında yeniden kadim dostun güvenli kollarına Olympos’a kaçıyoruz. İstanbul’u ardımızda bırakırken ve yüreğim hafifler içimde çiçekler açar diye ümit ederken, İstanbul’dan daha başka şeyleri temelli geride bırakıyor olmanın ağırlığı daha da artıyor sanki. Yollar yine bizi Olympos’un sahiline getirdiğinde, yuvaya dönüş ve bir parça rahatlık duygusu dağlardan esen ılık serin bir rüzgârla, şefkatle saçlarımı okşuyor. Etraf bomboş. Sahilde kimsecikler yok. Yazın tüm hay huyu geride kalmış. Güneş gündüzleri denize girecek kadar içimizi ısıtıyor. Geceler ise iliğimizi kemiğimizi donduracak kadar soğuk. Ağaçların dallarında kırmızı kırmızı kocaman narlar. Portakal ağaçlarının turuncusu ve mis kokusu her yerde. Rüzgârlar daha sert. Dalgalar daha yüksek ve şiddetli. Deniz kaplumbağaları insanların yokluğunu fırsat bilip, güvenle kıyıya oldukça yakın yerlerde yüzüyor. Olympos’lu köpekler ılık kumların üzerinde bir o yana dönüp uyuyor bir öbür yana. Adeta her şey ağır çekim misali sakin. Başka bir huzur ve lezzet sarmış Olympos’u.  İçimdeki fırtınalar gündüzleri yükselen güneşle hafifleyip sakinleşiyor. Lakin geceler… Geceler soğuk geçiyor.

Bu gidişimizde ne zamandır içimizde kalan Gelidonya Fener’ine tırmanıyoruz. Bir yanı Akdeniz’in uçsuz bucaksız laciverti, diğer yanı kalantor dağlar ve içinde kaybolup gitmek isteyeceğiniz türden çam ormanları ile kaplı bir patikada başlıyor yolculuğumuz. Önceleri düz ve rahat olan yolculuk Gelidonya Fener’inin iki kilometre süreceğini gösteren tabeladan sonra başlıyor daralmaya, dikleşmeye ve nabız yükseltici bir şekilde zorlaşmaya. Önümüzde Fransız bir çift. Arkada biz. Arada bir ufak nefeslenme ve su molaları ile duruyor ve yer değiştiriyoruz. Bu kez önde biz arkada Fransızlar. Hiç bitmeyecek sandığımız anda bir de bakıyoruz ki son dönemeç bizi en tepelere; beceriksizliğimden dolayı kelimelerle tarifleyemeceğim olağanüstü bir manzaraya çıkarıyor. Gelidonya Fener’ini görüyoruz sonunda. Türlü türlü fotoğraflar çektikten sonra, dengesizliğinden korkumdan usulca kıvrılarak ucuna oturduğum ahşap bir çıkmada dinleniyoruz. Fransız çift bugün bile hala nereye gittiklerini çözemediğim bir yöne doğru ilerleyerek bir müddet sonra gözden kayboluyorlar. Az sonra bisikletli bir grup zorlu tırmanışı bitirip fener’e varmanın heyecanı içerisinde türlü cambazlıklarla teker teker bir araya toplanıp, dinleniyor. Bu kadar spor yapıyorum ama üzerine para verseler şu yolu bisikletle tırmanamam asla diyor sonra, bunu Arda hocaya söylemeliyim ve bu kış programımı daha da ileri seviyelere taşıyıp, zorluk derecesini arttırarak kondisyonumu yukarılara çekmeliyiz diye düşünürken… Derin uykulardan ani ve beklenmedik bir kalp çarpıntısıyla uyanırcasına sıçrıyorum. Artık Arda hocanın programları olmayacak.

Bir başka gün Phaselis’in içinde kaybolup kendimize geliyoruz. Sırf  Olympos ve Phaselis’e yakın oldukları için Antalyalıları çok ama çok kıskanıyorum bir kez daha. Zaten muhteşem bir coğrafyanın içine konumlanmış bu şehirden sıkılıp da nefes almak isterseniz şayet kaçmak için çok uzaklara gitmenize gerek yok. Şehrin altmış yetmiş kilometre kadar dibinde saklı cennetler insanı kucaklayıveriyor. Güneşli ve hareketli bir gün. Tur otobüsleri akın akın geliyor turistlerle. Yaş sınırı oldukça yüksek. Sanırım en genç O ve benim. Phaselis’in içinde gezinirken O’na dönüp keşke kışın her canımız çektiğinde buraya gelip şu banklardan birine oturuversek diyorum. Phaselis’in billur suyunu fotoğraflamak yetmiyor. Kışın şifa niyetine sandıktan çıkarıp da bakmak üzere videoya da kaydediyorum.

Güz fırtınalarının tam içine kuzeye yolculuk başlamadan önce Villa Lukka’nın bahçesinden mis kokulu portakalları ellerimizle topluyoruz. Bir de narları. Dışarıda gri soğuk İstanbul, içimde fırtına öncesi sessiz bir buruklukla eve dönüyoruz. Portakalların tadına doyamıyor ve daha önce böyle portakal yemediğimiz konusunda hemfikir olarak birkaç hafta sonra yana yakıla Villa Lukka’dan Zeynep hanımı arıyor ve acil portakal ihtiyacımızı dile getiriyoruz. Hemen ardından Villa Lukka’nın bahçesinden toplanmış koca bir kasa dolusu portakal, aralara serpiştirilmiş limon, nar ve avokado teslimatı kapımıza kadar geliyor. Ve işte o limon ve portakallarla bir şeyler pişirmek farz oluyor. Bu sayede Jamie Oliver’ın portakallı ve limonlu shortbread’i de hayat buluyor.

Ben gözyaşları içinde ve iceberg’in görünmez tarafında kalan köklü korku ve türlü duygularımla üyeliğimi iptal ederek My Club’tan ve maalesef  hocamdan ayrılıyorum. Hem ağlar hem giderim nameleriyle Türkiye’de adam gibi spor kulübü denince ilk aklıma gelen iki seçenek Hillside ve Mac‘i gündemime getirip, sonunda en başından beri gönlümde yatan aslan Mac’e transfer oluyorum. İleriki günlerde beni bekleyenlerden habersiz, lakin zorlu günlerin geleceğinin çokça farkında, Emre Aydın versiyonlu bir tür hareketli ve dinamik “dipteyim, sondayım, depresyondayım” şarkısı eşliğinde, Arda hocasız ve hocasız öylece bir başıma yürümeye devam ediyorum. Ve sonra başka başka şarkı sözleri düşüveriyor aklıma; “Sil baştan başlamak gerek bazen, hayatı sıfırlamak…“, “Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda, meltemi senden esen soluğu sende olan yeni bir başlangıç vardır, her başlangıçta yeni bir anlam vardır…” …

O günden bugüne tam üç ay olmuş, dile kolay. Bu üç ayda korktuğum şeyler başıma gelmiş. Zona denilen tek dişi kalmış canavar inanılmaz ağrılarla bedenime yerleşmiş bir süre. Ne spor kalmış ve ne de hoca. Çok üzülüp gözyaşı dökmüşüm. Geri dönüş olsa demişim kimi zaman… Ama cevabım tüm yaşananlara rağmen aynı olmuş. Ne kadar zor olursa olsun değerlileri ve bulunmaz gibi görünenleri geride bırakmak, inandığım ve doğru olduğunu hissettiğim yolda yürümek gerekmiş, uzun zaman sonra yeniden hatırlamışım bunu. Karşısında, korkudan titrediğim korkularımla yüzleşip, tutunduklarımı bırakıp, arkama bile bakmadan yeni bir başlangıca doğru cesur adımlar attığımda neler olduğunu da hatırlamışım yeniden.  Ve son günlerde sazıyla sözüyle seslendireniyle kendime yakın hissettiğim bir şarkı varmış, çokça dinlediğim; Zaz | Je Veux – ( Türkçe alt yazılısını dinlemek için). Tutunduklarını bırakabilirsen eğer hayat akıyormuş hayatına. Bir de yepyeni bir hocam olmuş şu günlerde.

Uyarlama: Jamie Dergisi, 24. Sayı 2011 | St Clement’s Shortbread

Servis: 8 – 16 dilim, ne kadar ince ya da kalın keseceğinize göre değişebilir

Malzemeler:

  • 200 gr tereyağı, oda sıcaklığında yumuşamış
  • 100 gr toz şeker
  • 1 adet portakalın rendesi
  • 1 adet limonun rendesi
  • 300 gr glutensiz un
  • 50 gr pirinç unu
  • 15 ml /1 teaspoon kabartma tozu

Hazırlanışı:

  1. Fırını 180 C dereceye ayarlayın.
  2. Tabanı çıkan bir tart kabını hafifçe yağlayın.
  3. Bir karıştırma kabında yumuşamış tereyağı ve şekeri kremamsı bir dokuya ulaşana kadar çırpın.
  4. Sonra bu karışımın içine glutensiz un ve pirinç ununu, kabartma tozunu, portakal ve limon rendesini de ekleyerek bir hamur haline getirin. Ortaya çıkan hamur (yumurta gibi tutacak bir malzeme olmadığından) kırıntı gibi ufalanacaktır. Bu nedenle hamuru elinizle yuvarlak bir şekil yapmaya çalışmadan kırıntı halinde tart kalıbının içine dökün ve tart kalıbının içinde ellerinizle bastırarak şekil verin. Oldukça pratik ve basit bir yöntem.
  5. Hamurun üzerinde çatalla delikler açın ve keskin bir bıçakla, bıçağı tart tabanına değdirmeyecek şekilde (yani çok derin olmayacak) hamurunuzu şimdiden dilimlere ayırın ve buzdolabında 10 dakika kadar dinlendirin.
  6. 180 C derececedeki fırında 20 – 25 dakika kadar pişirin.
  7. Fırından çıkardıktan sonra tart kalıbından da çıkarın, üzerine hafifçe toz şeker ya da pudra şekeri serpin,pişirmeden önce hafifçe dilimlediğiniz yerlerden şimdi tamamıyla dilimleyin ve oda sıcaklığında soğumaya bırakın. Afiyet olsun:)